Yazılarım 6...

İstanbul'dan Babakale Akliman'a Yolculuk

2006 yazının ilk temmuz günlerinde, sabahın serinliğine doğru yola çıktık. Hava yeni aydınlanıyor ve İstanbul yeni bir haftaya uyanıyor. Eşyalarımızı otomobilin bagajına yüklerken, komşuları rahatsız etmemek için olabildiğince sessizdik. Bu sırada dedemiz, sokağın başından göründü. Açık mavi renkte bir takım elbise giymiş. Yetmişten seksene uzanan yaşına rağmen Ayancık delikanlısı havası hiç değişmedi.

İşlerine yetişmeye çalışan birkaç telaşlı insanın dışında yollar bomboş. Bakkal Murat’ın annesi bile dükkanını açmamış. Bilgin teyzenin siyah kedisi merdivenin başında her zamanki yerinde bıyıkları uçuşarak uyukluyor. Bahçemiz yemyeşil. Tokat asmasının tam da dolmalık yapraklarının arasından, hanım parmağı üzüm salkımları görünüyor.

Boğaz köprüsüne gelince olabildiğince yavaşladık. Boğazın o eşsiz güzelliğini hafızalarımıza dolu dolu resmedip, denizin mis kokusunu içimize çektik. Matbaacılar Sitesi’nin önünden geçerken gözlerim eski dükkanımızı aradı. Bir buçuk yıl süren buradaki misafirliğimin içine sığıveren acı tatlı anılar gözümün önünden, yeni hatıralara doğru uçup gitti. Matbaacı meslektaşlarım, daha çok arkadaşım ve dostum olan eski müşterilerim. Matbaa makinalarının ıslığı andıran sesleri ve boya kokuları tekrar tekrar içmin derinine işledi. Hele çalışma masama vuran akşam güneşi. Etekleri danseder gibi uçuşan grafiker kız. Bağcılar FM’de proğramını şiirlerimle açan sunucu. Televizyon ekranlarına taşan şiirlerim. Özene bezene birlikte davetiyelerini hazırladığımız gelin ve damatların heyecanı. Elemanlarım, hayallerim. Karlı havalarda o küçücük yerimde mahsur kalışım. Arabamın tekerlerine dolanan, takmaya zorlandığım kar zinciri. Samim bey, Sadrettin, Mehmet ve Lütfiye hanım.

Anıların arasından sıyrılıp, turnikelerden şehir dışına doğru ilerledik. Bir yanım yeşilliklerin arasındaki otoyolda ilerlerken, diğer yanım anıların gizli kalmış ayrıntıları arasında, geşmişe doğru uzandı. Remziye hanımın küçük kırmızı arabası, define arama merakı, kağıt toplarının arasına karışan sevdalar, hasretler ve emeğin kutsal ter damlacıkları. Kazandıklarım, kaybettiklerim. Durmuş arkadaşımla birlikte kurduğumuz su istasyonu, Güvencan Hastanesi, toplantılar, eğlenceler, anılar...

Oto yoldan ayrılıp, Tekirdağ’a sapınca eşim yemek servisine başladı. Ekmek arası mevsim sebzeleri kızartması ve soğuk köfte. Aracımızın yavaşlamasına inat, yeşillikler arasından Marmara’nın mavi güzelliği, yüzünü bir gösterip, bir kayboluyor. Yazlık evlerin balkonlarında ve teraslarında sessiz ve sakince kahvaltı hazırlıkları sürüyor.

Şu an çoğu hala uykusundadır. Tatil yörelerinde akşam oturmaları ve sohbetler uzadığından, sabah kalkışları ertelenir biraz. Yine de erken kalkma alışkanlığı olanlar çoktan sabah yürüyüşlerini tamamlayıp evlerine dönmüştür. Sabah alışverişine çıkanlar, mayolarını alıp erkenden denizin koynunu özleyenler, yollardadır. Deniz iyiden iyiye görününce, balıkçıların çoktan ağlarını denize saldıkları seçilir. Sessiz ve büyülü bir telaşla balıkçılar ağlarını çekiyor yavaş yavaş. Ağların ağırlığı ıslaklığı ve içindeki balıklardan çok, umutların yoğunluğundan.

Tekirdağ’a girip ışıklara yaklaşınca araç sayısı artıyor. Köfteci dükkanları çorba servisine çoktan başlamışlar. Arkasından davetkar köfte kokuları, geleni geçeni cezbetmeye başlar. İster işinizin başında, isterseniz aracınızla geçen bir yolcu olun, Tekirdağ köftesinin o büyüleyici kokusu, sizi ta şehir sınırlarından girerken karşılar. Büyülenmiş gibi, ayaklarınız ya da aracınızın tekerleği sizi tertemiz köfteci dükkanlarından birinin önüne kadar getirir. Kalem gibi tabağa dizilen köfteleri salata ve piyaz eşliğinde afiyetle yerken, tatlının peşinden esnafın armağanı kan kırmızısı çayınızı veya buram buram kokan Türk kahvenizi yudumlarsınız.

Fiyatı da sizi zorlamaz. Hem karnınızı doyurup, hem de biraz mola verdiğiniz için, keyfiniz de yerine gelmiştir. Buradan Keşan yokuşuna kadar, yolculuğun nasıl geçtiğini anlamadan, Çanakkale - İpsala ayrımını bulursunuz. Çoğu zaman, Malkara’da, yol kenarındaki ziraat aletleri imal eden esnafın bile farkına varamadan!

Koru Dağı’nı geçerken sizi Saroz Körfezi karşılar. Durgun maviliğin içinden göz kırpan adacıkları hayal meyal görürsünüz. Bolayır’a doğru düzgün yolda tırmanırken, sağ tarafta çiçek serası görülür. Güllerin renkli dünyasından uzaklaşırken, sağ yanınızdan Bakla Burnu el sallar size. Bolayır’ı sol yanınızda bırakıp Güneyli köyüne doğru, kıyı boyunca yazlık evler sıralanır. Yavaşlayıp, biraz da dikkat ederseniz, tarlaların arasındaki tümseklerin aslında birinci dünya savaşından kalma emektar tabyalar olduğunu farkedersiniz.

Toprağın rengi artık kırmızıya çalmaya başlar. Kutsal mabetlerinde huzur içinde yatsınlar, o kahraman şehitlerimizin kanı, toprağı al bayrağımızın rengine boyamıştır. Havada barut kokusu, çiçek kokusunu bastırır. Uzaklardan top sesleri, gök yüzünde mermi vızıltıları duyulur. Eğilip dikkatlice bakılırsa toprağa, Mehmetçik'in ayak izini, uzaklardaki maviliğin içinden Mustafa Kemal’in Turkuvaz bakışları görünür. Saygı, gurur ve övünç dolu yüreğiniz kuşlar gibi pır pır ederken, sol yanınızda yeniden Marmara denizi görünür. Ardından kahraman Gelibolu.

Şehir merkezine uzunca bir yoldan inersiniz. Sizi burada da meydan ve deniz karşılar. İster araba vapuru ile Lapseki’ye, isterseniz biraz ilerdeki iskeleden daha küçük motorlarla Çardak’a geçersiniz. Biz motoru tercih ettik. Son araç olarak bizi motora aldılar. Araba motoru ağır hareketlerle iskeleden ayrılırken, bir martı sürüsü de bize eşlik etti. Uyuşan ayaklarımızı dinlendirmek için arabadan çıktık. Eşim yedek tişörtümü elime tutuşturdu. Sırtım su gibi olmuş. Sıcaktan mı, yoksa atalarımızla birlikte sıkıntılarla dolu 1915 yıllarının içinden geçişimizden mi, bilemem!

Marmara’nın iki yakası arasındaki bu kısa yolculuk sırasında, gözlerinize doğal bir görsellik ziyafeti çekilir. Suskun, bu büyülü güzelliği gözlerime sindirdim. Yüreğimin dileğine uyup motor ağır ağır yol aldı bu büyülü sularda.

Sol yanınızda bir adacık belirir. Buradan geçenlerin pek çoğu, bu gizli güzelliğin bir adacık olduğunu anlamaz. Lapseki - Çardak kıyılarının buralarda bir burun yaptığını düşünür. Oysa Ayvalık’la Alibey Adası’nı birbirine bağladığı gibi, bu küçük adayı da Çardak beldesine ince bir yol bağlar. Kumsalı denize girenlerle renklenmiş, ülkemizin kendine özgü bir başka büyülü dünyasıdır burası.

Araba motorundan inince kısa bir yol sizi Lapseki’ye ulaştırır. Yol kenarlarını süsleyen şeftali ve sebze çardaklarının arasından Çanakkale’ye varırsınız. Şehri sağınızda bırakıp İntepe’ye doğru ilerlerken, karşı kıyılarda Kilitbahir’i, dağların arasına kazınmış ve içinizi titreten mehmetçik resimli ‘’Dur yolcu!...’’ yazısını farkedersiniz.

Kilitbahir kalesinden sonra, tam burunda Şehitler abidesi görülür. Biraz dikkat ederseniz Mustafa Kemal’in altın sarısı saçları uçuşur bulutların arasında. Atının yeleleri sarıp sarmalar bedenini bir zırh gibi düşman mermilerinden. Şehitliğin etrafında Mehmetçik, Anzak erleri ile koyun koyunadır. Kitabesinde Ata’nın Anzak analarının yüreğine su serpen sözleri kazılıdır. Onlar da bizim çocuklarımız gibi huzur içinde uyurlar. Doğdukları yerlerden binlerce kilometre uzaktaki bu dost topraklarda.

Ben anıların kutsallığından sıyrılırken aracımız Ezine’ye varmıştır artık. Köprüye gelmeden, sağa sapıp, peynir ülkesine gireriz. Karakolun ve peynir satış yerlerinin yanından Geyikli yolu uzar gider. 4-5 kilometrelik kıvrımlı bir yoldan sonra, Gülpınar sapağına döneriz.

Komşularımız, buradan sonra yolun çok sıkıcı olduğundan yakınır. Benimse en sevdiğim yol yeni başlamıştır daha. Yollar döne döne birbirine bağlar köyleri. Önce yeşillikler arasından Kemallı köyüne varırız. Dar sokaklardan usul usul geçip, Kestanbol Kaplıcaları’na çıkarız. Yol kenarlarında eski tarihi yıkıntılar, toprağı yarıp çıkan şifalı sıcak sular sizi karşılar. Dönemeçte inip, suların şifasına dokunurum. Kaynağında suya el sürülemez. Yumurta koysan dakikasında pişer. Suyun kükürtlü kırmızı rengiyle derelere doğru sızım sızım akışını izlerim bir süre.

Tavaklı İskelesi ve Tekçam köylerinin yol kenarlarında, bahçeli evler, bakkal ve manav dükkanları, pansiyon ve kamp yerleri dizilidir. Tarlaların kenarlarında taze sebze, meyve, kavun ve karpuz satış tezgahları var. Başında kimse yoksa azıcık bekleyin. Tarlasındaki işini bırakıp yanınıza koşacaktır.

Kösedere ekmeğinin yapıldığı ve sulama göletine aynalı sazan tutmaya geldiğimiz bu köyden sonra, Babadere’ ye varılır. Köyün girişindeki ‘’Bohçacılar ve Satıcılar Giremez’’ tabelasını okuyup, köy meydanına ineriz. Caminin yanındaki kahvelerden birinde ‘’Peynirci Hilmi Amca’’yı buluruz. Yoksa bile köylü seferber olur, bulup getirirler. Elinde bastonu, ağrıyan belinin acısını gizleyen tatlı gülümsemesiyle sizi karşılar. Ağır adımlarla soğukhava deposuna gidersiniz. İçerisi yağlı koyun ve inek sütünden yapılmış peynir tenekeleri doludur. Çok meraklıysanız küçük torununu yanınıza katar, köyün nihayetindeki mandırayı ve peynir imal edilen yerleri gezersiniz.

Buradan kimse, yiyecek peynirini almadan geçmez. 2,5 kiloluk peynire 20 yenilira ödeyip, deponun önündeki kırmızı duttan da birkaç tane yerseniz, o mübarek meyvenin kan kırmızı renginin ellerinize nasıl da bulaştığını görüp, hayret edersiniz. Caminin yanında bazen süt oğlağı keser köylüler. Kilosu altı liradır. İsterseniz satın alabilirsiniz.

Kısa bir yolculuktan sonra, ikinci kaplıca köyü Tuzla’ya varırsınız. Sol taraftaki dağların eteklerinde, kükürt kokuları arasında, dumanı tüten su kaynakları görünür. Sağ yanınızdaki ovada tuz tabakaları ilişir gözünüze. Yolun iki yanına dizilen kahve ve dükkanları geçince sizi sadece tek arabanın geçebildiği Tuzla köprüsü karşılar. Yol kenarları Tuzla ovasının verimli tarlaları ile nakışlanmıştır.

Solda Mustafa Savran’ın traktörünün yanına yanaşırız. Naime teyze mutlaka bahçededir. Onu görüp selam vermeden, hatırını sormadan, yetiştirdiği sebzeleri kendi ellerimizle toplayıp torbalara doldurmadan geçmeyiz. Birsen ve Aysel, tarlanın bir yerlerinden koşup gelirler. Bu güzel insanlar ikinci ailemiz gibidir.

Yolun solunda, telefon direğinin tepesindeki leylek yuvasında bu yılın ilk yavruları doğmuştur artık. Binlerce kilometre uzaktan gelip, doğdukları bu yerde kendi yavrularını büyütüp giderler. Bu topraklara bağlılığın ve sadakatin nasıl oluştuğunu kimseler bilmez.

Gülpınar’a gelince, ilk iş kasap Bahattin’e uğramak olur. Etimizi, kıymamızı alır, taşlar üzerine sohbetimizi tamamlayıp, evin diğer eksiklerini de Karagöz ve İlker marketlerden tamamlarız. Okulun yanından Asos Behramkale’yi sol tarafta bırakıp Babakale köyü sapağına döneriz. 1-2 kilometre sonra dağların arasından evlerimizin aydınlık yüzü bizi karşılar. Akliman yoluna gireriz. Çağkent sitemizin kapısında bekçimiz bizi karşılar.

Aracımızı parkedip, bahçeler arasındaki dar yollardan, elimiz kolumuz dolu, evimizin terasına gireriz. Kapıyı açıp, bir kaç seferde eşyaları eve taşırken, bir yandan bahçedeki ağaçların ve çiçeklerin son halini görür, diğer yandan hangi komşumuz gelmiş, hangi komşumuz gelememiş, onu inceleriz.

Bahçeye çıkıp, Akliman koyunun eşsiz manzarasını yudumlarken, 7-8 saat süren yolculuğun yorgunluğu kendiliğinden uçup gider dalgaların arasına doğru. Aşağıda Fuat’ın barı, Şefik’in çay bahçesi, kumsalda şemsiyeler görünür. Gök yüzünde uçuşan martılar gibi, hafif esen rüzgar, bizi evimizin önünden alıp, usulca Ege’nin Firuze mavisi sularına bırakıverir.

Artık yeni anılara ve maceralara hazır küçük evimizdeyiz...

Turan Gökmenoğlu
Göztepe, 13 Ekim 2006

Yollara İz Bırakmak

Ayancık’tan geldiğim günden bu yana hem Cağaloğlu’nda matbaalarda çalışıyorum, hem de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki eğitimimi sürdürüyorum.

1981 yılında benimle aynı topraklarda doğan Ayten hanımla evlendik. Gözcübaba’da bir ev tuttuk. 1982’de oğlum Emre doğdu. Bir yıl sonra Erenköy’e taşındık.

1983 yılında üç ortak ‘’Fronteks’’ marka tipo baskı yapabilen bir makina aldık. Ortaklardan biri Mustafa Seyran, çalıştığım matbaanın sahibi. Diğeri de İbrahim adındaki arkadaşım. İşimizin yanında yavaş yavaş borcumuzu ödedik. 1984 yılında kendi işimi kurduğumda tek sermayem, bu makinadaki hissemdi. Yine bu arada bir matbaaya yetecek kurşun harfler alıp bir kenara koymuştum.

Gazeteden bir satılık matbaa ilanı buldum. Ama hiç param yok. Çalıştığım makina satıldığı içim işten de yeni ayrılmışım. Topçular’daki matbaaya bacanağım Sabahattin Baykoca ile birlikte gittik. Ben bir kenara çekildim. O benim adıma pazarlık etti. Ödeme planı yapıldı. Senetler düzenlendi. Satıcı;

‘’Bu vadelerle bu parayı ben ödeyemem. Bu arkadaş nasıl ödeyecek’’ diye sordu.

‘’O da, bu kadar parayı ödeyemem dedi zaten. Ben ödemeleri kendi gücüme göre ayarladım. O ödeyeceğini öder, kalanını ben tamamlarım!’’

Bacanağımın bu büyülü sözleri ile ben matbaamı kurdum. Makinamı önce çalıştığım matbaaya koyduk. Buradaki tipo işlerin basımını bana verdiler. Aldığımız el pedalını ve kurşun harfleri satarak ilk taksitlerimi ödedim.

Çatalçeşme Sokak’ta İmamoğlu işhanı yeni yapıldı. Film işleri yapan Sadık Abi, bu hanın birinci katından iki dükkan tuttu. Biri kendine, diğeri bana. O da bir ofset makina aldı. Birlikte bu yeni hana taşındık. Kendi dükkanım oldu. Eski iş arkadaşım Adnan’ı da yanıma aldım.

Matbaada kağıt kesme makinamız yok. Sadık abinin bıçağını kullanıyorum. ‘’Allah bana yürü ya kulum desin, ben koşacağım!’’ İş olsun gece gündüz çalışacağım. İlk senetleri gününde ödeyince, makinaları aldığım arkadaş, matbaa işlerini bana vermeye başladı. Senetleri gününden önce ödemeye başladım. Hiç kimseden maddi bir yardım almadan.

Hayatımda ilk kez borçlanmıştım. Sıkıntıdan saçlarım, bıyıklarım ve yer yer sakallarım döküldü. Vücudumun değişik yerlerinde yağ bezeleri oluştu. Borçlarım bitince hepsi düzelecek diyordum. Öyle de oldu. Yağ bezelerim kayboldu, dökülen saçlarım yeniden çıktı.

Yoğun iş ve aile hayatım nedeniyle okulumu biraz aksattım. Son sınıfta iki dersim kalmıştı. 1987’de askerliği tecil ettiremedim. Haziran ayında bir ofset baskı makinası aldım ve oğlum Uğur doğdu.

Bu arada Ayancık Lisesi’nden sınıf arkadaşım Ömer İstanbul’a öğretmen olarak geldi. Ek işe ihtiyacı vardı. Ona bir hemşerimizin yanında iş buldum. Parasını alamadığı için işi bıraktı. Onu da yanıma aldım. Öğleye kadar öğretmenlik yapıyor, öğleden sonra da bize katılıyordu.

Rahmetli Özal, önce ‘’Anlaşmalı matbaa’’ olayını çıkardı. İşlerimiz arttı. Ardından ‘’Bedelli’’ askerlik yasasını çıkardı. 25 Ağustos’ta kimselere haber vermeden askere gittim. Eşim, ailesi ve Ömer dışında kimseler bilmedi.

Balıkesir Ordonat Okulu’na teslim olduk. 5-6 arkadaş, hepimiz karadenizliydik. Bir kaç gün sivil olarak dolaştık. Ben gitmeden bir gece önce bıyıklarımı kestim. Eşim ve oğlum sabaha kadar gülmekten uyuyamadılar. Küçük oğlum iki aylıktı ve hiç bir şeyden habersizdi.

O gün bizi traş ettiler. Gazinodan içeri girerken, kapının önünde birini gördüm. ‘’Bu çocuğu da hiç görmedim. Ne zaman gelmiş acaba!’’ dediğim, aynadaki kendi görüntümmüş. Alnımın iki yanındaki saçlarım dökülmüş. Kısa saçlı bu halimile kendimi tanıyamamışım.

İlk geldiğimizde, elimizdeki valizleri gören askerler, ‘’Bu ihtiyarlar galiba tatile gelmişler’’ diyerek bizimle dalga geçtiler. Haklıydılar. En gençleri bendim aralarında. Yine de onlardan en az on yıl yaşlıydık.

Kamuflaj elbiselerimiz dağıtıldı. İlk günler bize çok güldüler. 30-50 yaşları arasında kırk kişiydik. 5. takımdık. İki çavuşumuz da üniversite mezunu idi. Ben 4. manga komutanı idim. Takımın en uzun dördüncü askeri. Eğitimde hiç zorlanmadım. Çok erken kalktığımız için gün bitmiyordu. Sigara molalarında, eğitim alanında Balıkesir-İzmir yoluna dönüp uzanıyordum. Bir yandan dinlenip, bir yandan ailemi, özellikle küçük oğlumu düşünüyordum. Yollar gözümü yumduğumda beni evime götürüyordu.

YOLLAR...

Bir sabah ansızın alıp götürdü
Elimi, dilimi bağlayan yollar
Ne bir haber vardı, ne de bir selam
Gözümü, gönlümü dağlayan yollar.

Yolları, yollara, bağlayan yollar
Bir küçük yavrum var, yoluma ağlar.

Kavuşmak isterken sevdiklerime
Önüme engeller çıkaran yollar
Nöbet, karavana, talim, mıntıka
Erliği alnıma kazıyan yollar.

Yolları, yollara, bağlayan yollar
Bir küçük yarim var, yoluma ağlar.

Turan Gökmenoğlu
Balıkesir, 1 Eylül 1987

Önce bu şiir, ardında bestesi dilime dolanmaya başladı. Yollar hem beni ailemden uzaklaştırıyor, hem de yakınlaştırıyordu.

Sabah koşularında bağıra çağıra şarkılar söylüyorduk. Bazen arka sıralardan bir mesaj gelirdi, ‘’Çocuklar biraz yavaşlayın. Arkadaki ihtiyarlar şişti’’ diye. Çaktırmadan tempoyu düşürerek ihtiyarların dinlenmesini sağlardık.

Kısa sürede hepimiz çakı gibi asker olduk. Ben ilk defa kilo aldım. Yürüyüşlerde bize gülen askerler, hayranlıkla seyreder oldu. Biz ‘’rap rap’’ yürürken yer gök inlemeye başladı. Ordonat Okulu’nun kısa zamanda gözbebeği olduk.

Matbaacılık mesleğim nedeniyle hemen karargah görevine alındım. Üç doktor arkadaşımız Balıkesir Devlet Hastanesi’ne geçti. Bir arkadaşımız Balıkesirspor’da futbol oynuyordu. Kimlik plakalarının basım işini de bana verdiler. Karargahtaki tüm evrakları düzenledim, istifledim. Eğitim alanına akşam üzeri dönerken kantinden bir sürü çikolata alıp, enerjisi düşen arkadaşlara dağıtıyordum. Adım ‘’Çukulata çocuk’’a çıktı. Herkes yolumu gözlemeye başladı. Bazı günler çukulatalar cebimde eriyordu.

Bir hafta sonu eğitim alanındayız. İstiklal marşını okuyup dağılacağız. İki kez oluduk binbaşımız beğenmedi. Üçüncüde ben tek başıma okudum, tüm askerler bana uydu. Komutanımızın tebriki ile dağıldık,

‘’İşte İstiklal Marşı böyle okunur’’ dedi.

Birlikte bir çavuş, takımı ile çok övünürmüş. Bizde lise mezunu bir asker var diye. Onu bizim çavuşların yanına getirmişler. Biz de oturmuş dinleniyoruz. Çavuşumuz yanımıza geldi. ‘’Arkadaşlar, üniversite mezunları ayağa kalksın!’’ diye komut verdi. Biz bir şey anlamadık. Kırk kişi ayağa kalkıp dizildik. Misafir çavuş fenalık geçirmiş. Mehmet Reis’le ikimiz hukukçuyduk. Üç doktor, bilgisayar, makina, inşaat mühendisleri ve diğerleri.

Ara ara İstanbul’a gelirdim. Birliğin matbu evraklarını bastırma bahanesi ile. Dönüşte, evden ayrılırken ayaklarım geri geri giderdi.

En eğlenceli günümüz cumartesilerdi. Ziyaretçiler gelir. Tatlılar, soğuk yiyecekler, dolmalar getirirlerdi. Biz de hep beraber ve kapan kapış yerdik bunları. Ayancık’taki ailem duyana kadar askerliğimi tamamladım.

Eğitimler, nöbetler, aç aç günleri, dersler derken doksan gün gelip geçiverdi. O sabah üç arkadaş sivillerimizi giydik. Terhis olacağız. Dışarıda devre kayıpları toplanmış. Günlerdir dağıtım emrini bekliyorlar. Beni sivil kıyafet içinde görünce, çok üzüldüler. Bizim dağıtım emrimizi kim halledecek diye. Karargaha geri döndüm. Dağıtım emrini alıp yüzbaşımızın odasına gittim. Beni güleryüzle karşıladı. ‘’Sen daha gitmedin mi?’’ diye sordu.

‘’Bu çocuklar dışarda bekleşirken, ben buradan nasıl giderim!’’ dedim.

‘’Getir bakalım o zaman’’ dedi. Dağıtım emrini imzaladı. ‘’Sen burada iz bırakan bir asker oldun!’’ diyerek omzuma dokundu. Vedalaştık. Beni gülümseyerek uğurladı.

Dışarda bekleşen askerlere müjdeyi verdim. Valizlerimizi omzumuza takıp, çam ağaçları arasından nizamiyeye yürüdük. Dışarı çıkar çıkmaz. Sinan arkadaşım ilk otomobilin eksozuna eğildi.

‘’Dışarıyı çok özledim. Eksoz kokusunu bile!...’’

Turan Gökmenoğlu
Göztepe, 5 Temmuz 2006