Yazılarım 4...
Ayancık Matbaası'ndan Usta Matbaacı'ya....
Ben, 1971 yılında doğduğum kasabada matbaayla tanıştım. Ayancık Ortaokulu’nu yeni bitirmiştim. İlk yazımı, sahilde Şadırvan Meydanı’ndaki Ayancık Gazete ve Matbaası’na götürmüştüm. 20 Ağustos tarihli nüshasında yayınlandı.
Küçücük yazım, kurşun harflerden süzülüp, küçük taşra gazetesinin saman kağıdına basılan sayfalarından, bana ve gazete okurlarına ilk defa merhaba dedi. Bu ilk aşka –yada bu güzel ve bulaşıcı hastalığa ilk tutuluşum- merhaba deyişimdi. Hala sırıl sıklam sürüyor. Hayatta aldığım en yoğun hazzın ilk temelleri işte o gün atıldı.
Ailemin ekonomik durumu, eğitimimi sürdürmeme imkan vermiyordu. Elimden düşürmediğim gazetemin son sayfasında küçük bir iş ilanı vardı;
‘’Gazetemizde çalışacak çırak aranıyor. Müracaat, Ayancık Gazetesi’nin idarehanesine..’’
Rahmetli Bahattin beyin (Karakaş) Şadırvan caddesinden belediye meydanına dönen caddenin üzerinde bir kırtasiyeci dükkanı vardı; ‘’Okullar Pazarı’’. Defterimizi, kitabımızı zaten hep o dükkandan alırdık. Beni güler yüzle karşıladı. Bir solukta ve heyecanla niyetimi anlattım. Ayda yirmi lira maaşla hemen işe alındım.
Ertesi sabah Bahattin bey, beni matbaaya götürdü. Kemal ustayla tanıştırdı. İlk günden terfi edip mürettipliğe başladım. Kurşun harflerle yazı dizmeyi bana o öğretti. Matbaada bizden başka iki çırak daha vardı.
Matbaa mürekkebi ilk kez elime –ve yüreğime- o zaman değdi. Gazeteye kendi yazılarımı ve şiirlerimi de diziyordum. O zaman hurufatlar tek tek kumpasla elde diziliyordu. 28.5x41 santimlik boyutu ve dört sayfalık gazetenin dizilip basılması bir haftayı buluyordu ve gazete haftalık olarak basılıyordu. Başlıkta şanlı bayrağımız olduğu için iki renk, (kırmızı-siyah) iç sayfalarla arka sayfa siyah-beyazdı. Her cuma sabahı çıkan gazeteyi resmi dairelerden başlayarak dağıtırdık. Kasaba halkı gazeteyi gelip alır, yurt içi ve yurt dışı abonelerini de posta ile gönderirdik.
O yıllarda yerel gazetelere çok ilgi ve merak vardı. İstanbul gazeteleri öğlen otobüsü ile Sinop’tan gelir. Jetler yazıhanesinden de Kadem beyin (Karakaş) Şadırvan caddesindeki dükkanına. Kadem beyin oğlu (Öcal Karakaş) ve iki kızı gazete balyalarını açarken, gazete almaya gelenler dükkanın önünde kuyruk olurdu.
Gazete binası iki katlıydı. Matbaa giriş katındaydı. Üst katında da bir arkadaşımın ailesi oturuyordu. Ben çalışmaya başladıktan altı ay sonra gazeteyi, Bahattin beyin Fabrika caddesi üzerindeki bahçe içindeki evinin alt katına taşıdık. Taşınma işi bitince, gazete çalışanları ile Yeni İmren lokantasına yemeğe gittik. İlk defa lokantada yemek yiyordum. Herkes musakka söyledi. Ben de musakka istedim ama, musakkanın ne yemeği olduğunu bilmiyordum. Tadı hala damağımda. Bir lokantaya gittiğimde gözlerim hemen musakkayı arar. Aynı lezzeti asla bulamadım. Teşekkürler Şükrü usta, ellerine sağlık.
Mürettipliği (kurşun harflerle yazı dizmeyi) öğrenince, elle kağıt verilen baskı makinesini çalıştırma isteğim arttı. Kemal usta, pazar günleri bana baskı yapmayı ve kartvizit hazırlamayı öğretti. Baskıda kullandığımız elektrikle çalışan siyah renkli Rus malı pedal baskı makinesi idi. Elektrikler kesildiği zaman, arkada bir kişinin ayakla çalıştırdığı bir ünitesi vardı. O sırada sokaktan kim geçerse yardıma çağırırdım. Ayancık’ta matbaaya gelip boya kokusunu tatmayan kimse yok gibiydi. Çok sıkıştığım zamanlar küçük kardeşimden yardım isterdim. Çünkü matbaada çalışmayı ve bana yardım etmeyi hiç sevmezdi!
Bir süre sonra ustam işten ayrılıp İstanbul’a çalışmaya gitti. Ben henüz kalfa olmadan matbaanın tüm yükü omuzlarıma kaldı. Gazeteyi ve diğer matbaa işlerini tek başıma yürütmeye başladım. Oturduğumuz ev de aynı caddede, birkaç bina ilerdeydi. Uyku dışında her anım matbaada geçmeye başladı. Bir yılı doldurunca Bahattin beyden, hem çalışıp hem okumak için izin aldım. Beni destekledi ve yardımcı oldu. 1972 eylülünde Ayancık Lisesi’ne başladım. Yarım gün okula gidiyor, öğle yemeğinden sonra matbaada çalışıyordum.
İlyas bey (Aşkın) Koloni mahallesinden eski komşumuzdu. Ayancık Kereste Fabrikası yemekhanesinde babamla birlikte aşçı olarak çalışıyordu. Fabrika’nın sinema ve düğün salonunun çay ocağını işletiyordu. Ayda yirmi beş liraya akşamları da onun yanında çalışmaya başladım. Matbaadaki maaşım önce otuza, sonra da elli liraya çıktı. Tüm kazancımı aileme veriyordum.
Fabrika sineması yalnızca haftanın perşembe ve cuma günü akşamları açılırdı. Ayancık’ın en iyi ailelerinin geldiği sinemada çok iyi filimler oynardı. Çay servisi bitip film başlayınca, biz de salonun yanındaki koltuklardan seyrederdik.
O zamanlar cumartesi günleri de okul vardı. Kimya sınavlarımız da hep cumartesiye rastlardı. Film oynarken ben çoğunlukla çay ocağında kimya çalışırdım. Kimya öğretmenim Nadir bey, film oynarken seyretmeyi bırakıp ara sıra yanıma gelir, takıldığım yerlerde yardımcı olurdu. Bu fedakar ve saygıdeğer öğretmenimi saygıyla anıyorum.
Gazetemizin sahibi Bahattin bey belediye başkanı seçildi. Gazeteye her uğradığında ‘’Ayancık’’ üstüne sohbetler ederdik. Bana projelerini anlatır, bir yetişkin gibi fikrimi alırdı. Ben belediye başkanı olsam neler yapardım diye düşünür ve yeni yeni fikirler üretir, bunu da sık sık Bahattin beyle paylaşırdım
Bir gün Huriye teyzemlerin Köprübaşı’ndaki evinden dönüyorum. Birkaç gündür yağan yağmur suları Maltepe’den akıp, caddede büyük ve çamurlu bir gölet oluşturmuştu. Ertesi gün Bahattin beye, bu durumu anlattım. Yolla tepe arasına bir duvar örülürse, yağmur sularının caddeyi kirletmesinin önlenebileceğini söyledim. Bir hafta içinde o duvar oraya yapıldı ve bir daha dağdan inen çamur ve yağmur suları caddeyi kirletmedi.
Bazen de, ben aracının ön tarafında, kendisi de arkada oturur, kasabayı bana teftiş ettirirdi. Kasabamıza çok hizmetleri oldu. Teşekkürler Bahattin Bey.
Ayancık Gazetesi’nin onuncu yılında, on sayfalık özel bir gazete çıkarmıştım. Rahmetli büyüğüm, kendime hep örnek olarak seçtiğim, avukat Ardan Okay’ın da şiirini yayınladığım bu özel sayı çok beğenildi. Yine aynı günün anısına bir şiir yarışması ve sahil parkında kutlama gecesi düzenledik. Şimdi adını rahmetli sinema ve tiyatro sanatçısı Yaman Okay’dan alan sahil parkında bir platform oluşturduk. Arkadaşlarımla birlikte hazırladığımız eğlence gecesinin bütçesi 0 lira idi. Düzenlediğimiz o gece, daha sonra yerleşecek Ayancık Keten Festivali’nin tohumunu oluşturacaktı.
Liseyi bitirdiğim yıl, Sendika Sineması salonunda ramazan gecelerinde belediye tarafından tombala eğlencesi düzenlendi. Bir ay orada görev yaptım. Üniversite sınavını kazanınca bu para yol masrafımı karşıladı.
1975-76 döneminde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydoldum. Fatih Çarşamba’da bulunan Sinop Öğrenci Yurdu’na yerleştim. Bahattin Bey’in yazdığı tavsiye mektubu ile, Cağaloğlu Yokuşu’nda bulunan Avni Altıner’in Bakış Müessesesi’ne başvurdum. Yüz yirmi beş lira maaşla işe başladım. Yarım gün okula gidiyor, yarım gün de Bakış Dergisi’nin dizgi bölümünde mürettiplik yapıyordum.
Burası okullara ders araçları üretip satan, ürünlerini de kendi yayınladığı Atatürk’çü çizgide yazıların basıldığı dergisinde tanıtan büyük bir kuruluştu. İran Konsolosluğu’nun karşısında, yokuşun hemen başında iki büyük binaya sahipti. Benim çalıştığım bölüm, ilk binanın ikinci katındaydı.
Bakış Matbaası'nda Tuncay ustadan gerçek matbaacılığı öğrendim. Burada büyük başlıklar dışındaki tüm yazılar entertip makinesinde satır satır diziliyordu. Bu makineyi de Ufuk arkadaşım çalıştırıyordu. Baskı işleri de otomatik makinelerde yapılıyordu. Bir süre sonra dergiyi tamamen ben hazırlamaya başladım. Yılbaşında özel bir sayı hazırladık. Avni beyin takdirini kazandım.
Benim hukuk fakültesine başladığım yıl, Avni beyin oğlu da aynı okulu bitirip aynı binada avukatlık yapmaya başladı. İçindeki tiyatro sevgisi o kadar ağır bastı ki, ne avukatlığı, ne de babasının ölümünden sonra tek evlat olarak baba mesleğini sürdürmek istemedi. Oynadığı tiyatro oyunlarını onun davetlisi olarak iş ve yurt arkadaşlarımla izlerdik. O şimdi televizyon ve tiyatrolarda beğeni ile izlediğimiz Hakan Altıner’dir.
Bakış Dergisi'nin ocak sayısında memleketim Ayancık’ı tanıtan tam sayfalık bir yazım yayınlandı. Bu yazıyı şubat tatilinde Ayancık gazetesinde yayınlamak istedim. Yazıdan çok teknolojinin memleketimin gazetesine ulaşması için Tuncay ustadan izin aldım. 15 kilo ağırlığındaki kurşun harfleri valizime yerleştirip Ayancık’a götürdüm.
Akşam Topkapı’ya geldiğimde kar atıştırmaya başlamıştı. Jetler yazıhanesinden otobüse bindiğimizde hava kararmak üzereydi. Ayancık’a doğru ilerlediğimiz her kilometrede karın şiddeti arttı. Sakız civarında aracımız yoldan çıktı. Geceyi aracın içinde geçirdik. Sabah arabayı iterek güçlükle tekrar yola çıkardık.
Çangal yolundaki kar çok yoğun olduğu için Boyabat-Erfelek üzerinden yola devam ettik. Yol kardan tamamen kaybolmuş, tepe ile yamaç arasında hafif bir kıvrım kalmıştı. Karın yüksekliği cam seviyesine çıkmıştı. Şoför artık önünü göremez olmuştu. Otobüsün sağ ve sol pencereden iki yardımcısı, başını dışarı uzatıp şoförün sağa veya sola doğru gitmesini sağlıyordu. Tipi daha da yoğunlaşınca bu iki yardımcı da önlerini göremez oldular. Otobüsü durdurdular. Güçlükle kapılardan biri açıldı. Gördüğümüz manzaradan hepimiz şoka girdik.
Otobüs yoldan çıkıp, bir tarlaya girmiş. Durduğumuz yerin yarım metre ilersi derin bir uçurum. Yolun görülmeyişi ondanmış. Çünkü hem yol, hem de tarla bitmiş. Köylülerin de yardımı ile otobüsü tarladan yola kadar çektik. Dört gece Sakarabaşı (Gökçebel) köylülerine misafir olduk.
Gündüz akşama kadar köy kahvesinin ortasındaki büyük odun sobasının etrafında oturuyorduk. Radyodan sık sık kapalı yollar arasında Ayancık-Sinop yolu da sayılıyordu. Akşamları köylüler birer ikişer bizi paylaşıyor, evlerinde konuk ediyordu. Teşekkürler memleketimin yüce gönüllü fedakar insanları.
Ailemin yolda olduğumdan haberleri yoktu. Onları üzmemek için hiç aramadım. Memleketime çok yaklaşmıştım ama ulaşamıyordum. Bir haftalık iznim bitmek üzereydi. Muhtarlıktaki tek ankesörlü telefonla Bahattin beyi aradım. O da valiyi aramış akşama doğru araçlar geldi. Yol açma çalışmalarına başlandı. Biz de otobüsün içinde, peşleri sıra ilerliyorduk.
Ertesi gün öğleye doğru Ayancık’a indik. Halkımızın birkaçı Köprübaşı’nda aracımızı karşıladı. Aralarında arkadaşım Ömer de (Kalafat) vardı. Yazıhaneye gelince, valizimi alıp eve giderken, yolda babamla karşılaştık. Sarıldık birbirimize. Yol açılmaya başlayınca Bahattin bey ailemi haberdar etmiş. Aileme ve memleketime kavuşunca bir haftalık iznim de bitmişti. Telgrafla işyerimi arayıp iznimi bir hafta daha uzattığımı bildirdim.
Gazeteyi Bahattin beyin küçük oğlu Ferhat çıkarıyordu. Matbaadan içeri girdiğimde çok duygulandım. Masamın üzerindeki kalemlerim bile aynı yerindeydi. Ferhat hiç bir şeyin yerini değiştirtmemiş. ‘’Bunlar Turan ağabeyin hatırası’’ diyerek her şeyi yerli yerinde bırakmış. Gazete ve matbaayı Namık (Karamuk) satın alana kadar, hiç bir şeyin yeri değişmemiş!
İznim bitip Sarıoğlu otobüsü ile dönerken, İkisu mevkiinde, arkamızdan gelen aracın sürücüsü şoförü durdurdu. Yolda bagaj kapağı açılmış, valizler yollara dökülmüş. Geri dönüp valizlerin döküldüğü yere geldik. Yola saçılan valizlerin arasında benimki de vardı. Düştüğü yere kurşun gibi saplanmış! Gibisi abartılı oldu. Gerçekten valizimin içi kurşun harflerle doluydu. Yazımı Ayancık gazetesinde basmış, istanbul’a geri götürüyordum. Kurşunun ağırlığından valizim parçalanmış. Kurşun harfler dönüşte eritileceği için bozulmasının bir önemi yoktu.
İlk şiir kitabımız Umut Filizleri, bakış matbaasında basıldı. Cep kitabı şeklinde, diğer kitaplardan daha dar olan kitabımı Avni bey önceleri çok eleştirdi. Sonraları kitap bastırmak isteyen müşterilere örnek kitap olarak, benim kitabımı göstermeye başladı.
İstanbul’da eğitimimi sürdürürken çalıştığım Bakış Matbaası, Öztürk Basımevi, (Hüsnü Öztürk) Seyran Basımevi (Mustafa Seyran) ve daha sonra da kendi matbaamda yüzlerce kitap, kartpostal, tanıtım broşürleri, dergi ve gazetenin yayınını sağladım. Bu yayınların büyük bir çoğunluğu memleketimle ilgiliydi. Ve bu çalışmalardan son derece keyif ve haz aldım
Şimdi yılların tatlı yorgunluğunun üstüne, evimde emekliliğimi yaşarken, hala aynı heyecanı yaşıyorum. Memleketime her yönden hizmet için çırpınıyorum.
Abana’yı, kuruluşunu, kültürünü, insanlarını ve Abana gazeteleri ile ilgili yazıları okurken, kendi yaşadığım heyecanı duyuyorum. Yöresel basın ne kadar onur ve haz dolu ise de, çoğunlukla meşakkat, sevgi, fedakarlık ve ekonomik zorluklara göğüs germekle oluyor.
Tek üzüntüm, memleketimle ilgili her yayının harcını kararken, Abana (ve diğerleri) basını için çırpınan o yüce gönüllü insanlarla karşılaşmamış olmam, onların yükünü hafifletme fırsatını bulamamamdır. Başta kendi doğduğumuz topraklarda ve Anadolu’nun her köşesinde gazete çıkarma fedakarlığını yaşayan yöresel basının onurlu kahramanları önünde saygı ile eğiliyorum...
Turan Gökmenoğlu
Göztepe, 2 Şubat 2006
>
Anılar Arasında Doğduğum Topraklara Yolculuk
Ayancık’la ilgili anılarımı düşünürken, çoğunun belleğimden yitip gittiğini fark ettim. Eski resimlere bakınca, aynı topraklarda doğduğum, aynı okulun sıralarını paylaştığım arkadaşlarımın yüzlerini, ifadelerini, isimlerini ve ortak anılarımızı yitirdiğimi anladım.
Yaşımın ellilere yaklaşmasının, iş hayatımızın yoğunluğu ve yıpratıcılığı, çoluk çocuğa karışıp, aileyi ayakta tutmak ve geçimini sağlama çabaları ve ülkemizin yaşadığı ekonomik, siyasi ve sosyal kargaşa ortamı, belleğimizin zamanından önce yıpranmasına sebep olmuş. Düşündükçe daha bir çok sebep geliyor aklıma.
Şimdi Sinop’ta oturan ailemin haklı serzenişlerini de buna eklemek gerekiyor. Eski dostlara, arkadaşlara, ailemize, akrabalara ve her şeyden önemlisi doğduğumuz bu büyülü topraklara yeterli zamanı ayıramayışımız.
Eski Ayancık Belediye Başkanı Rıfat Örnek’e, ilk belediye başkanı seçildiği yıl, İstanbul’da yaptığımız bir sohbette söylediğim söz, -bu bir dilek yada istekti- geldi aklıma.
‘’Bizler doğduğumuz bu güzel şehirden uzaklarda oturan Ayancık sevdalıları olarak, bu topraklara zamanla yabancılaşmaya başladık. Ailelerimiz Sinop’a ya da değişik yerlere taşındı. Bazılarımızın büyükleri yaşlanıp buralardan göçüp gittiler. Bizi bu topraklara bağlayan anılarımızdan başka bir şeyimiz kalmadı. Bunlar da yok olup gitmeden, bizi tekrar bu topraklara bağlayan bir şeyler yapın. Örneğin yaz tatillerimizi, doğduğumuz bu topraklarda yaşayalım.
Bizleri borçlandırın. Küçük evler yapın. Bir ayağımız yine memleketimizde olsun. İstanbul’da, yurt dışında, ya da diğer şehirlerde kazandığımız paraları, ailelerimizle birlikte doğduğumuz şehirlerde harcayalım. Ayancık ekonomisine katkımız olsun. Bu toprakların bize verdiklerini kat be kat geri ödeyelim. Bu gün için eşimiz, çocuklarımız, yarın torunlarımız, bu topraklarla ilgili bağını yitirmesin, geliştirsin.’’
Ben, memleketimin adı geçtiğinde bile duygulanırım. İçim kıpır kıpır olur. Çocukluğumu, doğduğum yeri, anılarımı anlatırken gözlerim dolar. Bir resim, bir anı, hatta bir kelime, belleğimde yoğun duygulara neden olur. Rengarenk geçen çocukluğum, belleğimi canlandırır. Ben bu topraklarda doğdum. Bu topraklarda yetiştim. Mayam da, tohumum da bu kutsal topraklara çalındı. Son nefesime kadar bu duygularla yaşarım. Peki ya benden sonra. Çocuklarım İstanbul’da, Göztepe’de doğdular. Çocuklukları bu mahallelerde geçti. Ben son nefesimi somon balığı gibi, bu topraklarda vermek isterim. Küllerim bu topraklardaki ulu ağaçların tepesinde uçuşsun isterim. Yabani otlara, çiçeklere ve böceklere karışmak isterim. Milyarlarca zerrem arıda, kuşta, dalda, yaprakta yeniden, yeniden hayat bulsun isterim. Peki bu duygularım çocuklarıma geçer mi! Herkes kendi anılarının üzerinde şekillenir. Onlar bu topraklara ait. Biz o topraklara.
Benim anılarımın çoğu memleketim üzerinedir. Çocuklarımın anılarının çok azı Sinop kokuludur. Hele iş hayatı, çoluk çocuk olayı olduğunda, ata topraklarına nasıl gelir, nasıl yaşarlar. Ben doğduğum topraklara geldiğimde, bir otel odasını hayal etmem. Babamın evini, kendi evimi, bahçemi hayal ederim.
On yılı aşkın süredir yaz tatillerim, Çanakkele’de, Babakale köyünde geçer. Ayancık beni oraya getiremedi. Ben de Ayancık’ı buraya getirdim. Bu köyde küçük bir Ayancık oluşturdum. Birkaç Ayancık’lı dostum ve akrabalarımla, doğduğum toprakları oralarda yaşıyorum.
Sinop’ta oturan ve orada tabelacılık yapan kardeşim Kurtuluş’un bir sözü var. ‘’Siz Çanakkale’de iki ay tatil yaparsınız. Bizim burada on iki ayımız tatil gibi geçer.’’ Ne kadar doğru. Sinop’ta iş hayatı ve tatil iç içedir. Bizim tatillerimiz aksine özlemle geçer.
En büyük hayalim, ileride –hala bu ileriye ulaşamadım- doğduğum topraklara geri dönmekti. Doğduğum toprakları doyasıya soluyabilmek, unuttuğum arkadaşlarımı ve akrabalarımı yeniden bulmak, hayatımın geri kalanını sevdiğim insanların dizi dibinde yaşamak. Bıldırcın tutmak, balık avlamak, rahmetli babamın yaptığı gibi evimizin küçücük bahçesinde domates yetiştirmek. Her ağaca ve bitkiye çocuklarımın ve özlediğim diğer dostların ve akrabaların isimlerini vermek. Onlara dokunurken, sevdiklerime dokunabilmek. Domatesle, biberle, yeşil soğanla, onlarla konuşur gibi konuşmak, sohbet etmek. Unuttuğumuz sevgiyi, yeni baştan yeşertmek.
Hangi anne ve baba, çocuklarını yetiştirip, onları bu her şeyi öğütüp duran canavar şehrin kollarına terk edip, doğduğu topraklara huzur içinde geri döner. Hayatta öğrendiğim tek bir şey var. Benim tüm hayatım özlem ve hüzün üstüne kurulu. Hep sevdiğimiz insanlardan ve yerlerden uzaklarda, özlemle yaşamak. Bunun dışına çıkamamak.
Şimdi artık emekliyim. Memleketimde bir evim de var. Balkonuna çıktığımda Gerze’den Erfelek’e, Ayancık’tan Türkeli’ye, Güzelkent’e kadar görebilirim. Ama ayaklarımdan ve ellerimden İstanbul’a pırangalıyım. Görünmez bir zincirle buralara tutsağım. Zincirlerimi kırdığımda, doğduğum yer, bil ki o zaman kollarındayım.
Turan Gökmenoğlu
Göztepe, 1 Kasım 2006