Yazılarım 3...

Ayancık Kokulu Çocukluğum...

1957 yılının yoğun karlı 27 Mart günü, Sinop Ayancık’ta doğmuşum. Şimdilerde doğum günümü Dünya Tiyatrolar Günü ile birlikte kutlarım.

İki yıl öncesine kadar, doğduğum günün ‘’çok kar vardı!’’ diye anlatılmasına şüphe ile bakardım. Acaba annem kardeşlerimden birinin doğumu ile mi karıştırıyor diye. Kendimi bildim bileli, ‘’mart kapıdan baktırıyor, hatta kazma-kürek yaktırıyor’’du ama, öyle anlatıldığı gibi yoğun karlı –hatta normal karlı bile- geçmiyordu! Fakat, 2004-2005 martları, doğduğum karlı günü aratmaz oldu.

Annem, yatsı namazını kılıp, sedirin bir köşesinde dinlenmeye çalışırken doğum sancıları tutuyor. Hemen üst katımızdaki ev sahibemiz Şefika teyzeye haber veriliyor. Dışarıda lapa lapa kar yağıyor. Yerde yarım metreden fazla kar var.

Annemin doğum sancıları artınca ebeye haber vermek gerekiyor. Şefika teyzenin ortanca oğlu bu iş için seçiliyor. O kış kıyamette Aşağı Erkengünez mahallesindeki ebeyi çağırmak için Turan Ağabey şartlı gidiyor. ‘’Çocuk erkek olursa benim adımı koyarsanız!’’ diye. Yarı şaka, yarı zorunlu kabul edip ebeye haber salınıyor.

Saat 20.oo civarı doğuyorum, adımı 10-12 yaşlarında bir çocuktan alıyorum. Burcum Koç, inatçı-hareketli-mücadeleci, yükselenim Terazi, hassas-duygulu-sanatçı ruhlu.

Köprübaşı’ndan Mezarlık yoluna hafif bir yokuştan çıkılır. Maltepe’den Ayancık çayına ince bir dere akar. Üstündeki 8-10 metrelik küçük bir köprüyü geçince, sağda büyük bir bahçe içinde Bekçi Ahmet’in evi var. Yol burada hafif bir kaş yaparak ikiye ayrılır. Aşağısı, Aşağı Erkengünez’e, yukarısı tuğla harmanına, oradan mezarlığa ve daha yukarıda Hasan dağına kadar gider.

Yukarı yolda, Bekçi Ahmet’in bahçesinin yanında bizim de oturduğumuz Tahsin amcaların (Çelik) üç katlı evi var. Doğduğum bu ev de bahçe içinde. Daha sonraları kahve telvesi rengindeki bu eski ahşap ev yıkılıp, yerine iki yeni ev yapıldı. Biri Yaşar, diğeri Turan Ağan’ın evleri. Benim doğduğum ev, Turan Ağan’ın evinin yirmi adım daha arkasında kalıyor.

Babam ve annem, sırtladıkları yatak-yorgan ve çok az eşya ile Ayancık’a gelip yerleşirler. Babam önce hat çavuşluğu yapmış. Kendi ailesinin şikayeti ile, bu işini kaybedince, kereste fabrikasında çalışmaya başlamış.

1961 kışında annem, hamileliğinin son anlarında büyük bir kanama geçiriyor. Ayancık’taki hastane yetersiz kaldığı için Sinop Devlet Hastanesi'ne kaldırılıyor. Babam annemle birlikte gidince biz dört kardeşi komşular sahipleniyor. Ben o zamanlar 4 yaşındayım.

1962 Kışı çok karlı geçti. 1963 İlkbaharında dağlardaki karlar erimeye başlayınca, Ayancık çayının doğduğu yerlerde sular yükselmeye başlar. Su sele dönüşünce ilçe merkezine telefonla haber verilir. İlçe yöneticileri acil toplanırlar. Belediye’nin hoparlöründen anonslar yapılır. Fabrikanın borusu öterek tehlikeyi haber verir. Polis ve bekçiler kasaba halkını Maltepe’nin yükseklerine çıkmaları için uyarır.

Ayancık, çay yatağının batısına, Maltepe eteklerine; fabrika, Ayancık köyü ve Girmahal mahalleleri de çay yatağının doğusuna, Fatsa Tepesi eteklerine kurulmuş. Çay yatağının iki yanını da büyük köprü birleştirir.

Sel suyu köprüyü aşarsa yatağından taşacak, hem kasabayı, hem de fabrikayı denize doğru silip süpürecektir. Selin yatağından akıp, kasabaya daha az zarar vermesi için, köprü dinamitle havaya uçurulur.

Sel haberi bütün kasabada çabucak duyulur. Okullar, resmi daireler ve fabrika tatil edilir. Dükkan sahipleri, işyerlerini kapayıp evlerine koşarlar. Çay yatağına yakın yerde oturanlar –kasabanın yüzde doksanı buralarda oturur- taşıyabildikleri kıymetli eşyalarını aceleyle toplayıp, Maltepe’nin yukarılarında oturan hısım, akraba veya komşularının evlerine sığınırlar.

Gidecek yeri olmayanlar, ya da gittikleri yere sığamayanlar Kurtuluş okuluna, hatta tepedeki Eski hastaneye yerleştirilir. Bir yandan sel beklentisi, diğer yandan sağanak yağmur sürer. Bizim iki odalı evimiz de tanıdığım-tanımadığım pek çok hısım-akraba ile doldu.

Biz mahallenin çocukları, kardeşlerim, komşulardan birkaçı, Aşağı Erkengünez yol ayrımının üstündeki kaşta toplandık. Çay yüz metre kadar dik bir yarın aşağısından kükreyerek akıyordu. Rengi maviden toprak rengine ve balçığa dönmüştü.

Eskiden su, çay yatağının ortasında yer yer beş yada sekiz-on metrelik cılız bir yatakta, iri taşlar ve kayaların arasından süzülerek akardı. Akşama doğru çay yatağı iki yana, tepelerin eteklerine katar silme genişlemiş, taş ve kayaların üstünü aşmıştı. Sesi iliklerimize korku salacak kadar gürleşmiş, adeta homurdanmaya başlamıştı.

Hava kararırken su biraz daha yükseliyor, söktüğü ağaçları, yıktığı damları, evlerin duvar ve çatılarını yüzdürerek, son sürat denize ulaşmaya çalışıyordu. Bu ağaç dalları ve yıkıntının arasında, bazen bir sığır, bazen koyun-keçi, ara sıra da yabani hayvanları tepe taklak yuvarlıyordu. Hava kararıp, her şey görünmez olmaya başlayınca, birer ikeşer evlerimize dağıldık. Sonradan öğrendim ki, mahalleli sabaha kadar nöbetleşe sel suyunun yükselişini izlemişler. Şükür ki, sel suyu gece boyunca evlerimizin bulunduğu kaşa kadar yükselmemiş,

Gece yükselen sular kasabadaki evlerin çoğunu basıyor. Her taraf çamura bürünüyor. Sanayinin köprü tarafında her şeyden habersiz kulübesinde uyumakta olan Topal İsmail’i, sel suları uyandırmadan sessizce kaldırıp, yüzdürerek Koloniler’in (Büyük Mahalle) önündeki lojmanın ikinci kat penceresinden içeri sokup, karyolanın üstüne, yine aynı sessizlikle bırakıveriyor.

Sel suları çekilip her kes evine dönünce –daha sonra komşu olduğumuz- Kerim amca, önce evinin penceresini kırıp içeri giren sele üzülüyor, yatak odasına girip karyolasında Topal İsmail’i yatarken bulunca şaşkına dönüyor.

Kasaba halkı evlerini temizleyip acılarını sardıktan sonra uzun zaman bu mucize hikayeyi konuştular. Hatta bazıları da bu mucize masalına hiç inanmadı. Olsa olsa ‘’bu iki ayağı da sakat, sevimli insanın, sel suyu ile birlikte yüzerek bu lojmana kadar geldiği, çevik bir hareketle binaya tutunup, merdivenlerden yukarı tırmandığı ve evin en rahat yeri olduğu için, karyolaya tırmanıp, yapacak başka bir şeyi olmadığı için, bu maceranın keyfini çıkardığı’’ yorumuna vardılar.

Belediye daha sonra bu şanslı insana, sel suyunun yıktığı kulübesinden çok daha güzelini yapıp, içini de donatıverdi.

Turan Gökmenoğlu
Kadıköy, 12 Mayıs 2007

Bu Topraklardan Bir 'Ardan Okay' Geçti

Bir masal gibiydi her şey. Ya da rüya gibi. Öyle çabuk uyandık ki. Nasıl geçtiğini bile bilemeden. Tekrar tekrar yumdum gözümü. İmkansız. Yeniden dönülmüyor eski günlere. İnsan kaldığı yerden dönebilse düşlere. Çırpındım durdum. Olmuyor.

Doğduğum küçük kasabada örnek olarak onu seçtim. Neşeli, kültürlü, iyi aile babası, müziğe ve güzelliklere düşkün, iyi avukat, iyi şair, yan komşumuz, Fazilet öğretmenimin eşi, arkadaşım, dostum ve en önemlisi, ‘’Bir Ayancık Sevdalısı’’ydı o.

‘’Bir Ayancık Sevdalısı’’ bu deyim kendim için sakladığım kutsal bir sözdü. Bunu benden daha çok hak eden biri varsa, o da Ardan Ağabey’dir.

O her zaman benim Ardan Ağabey'im oldu. Onu örnek aldım. Hukuk Fakültesi’ni onun için seçtim. Üniversite sınavını kazanınca, ilk onun kapısını çaldım.

1975 yazında, Şadırvan Meydanı’ndaki yazıhanesine gittim. Hukuk Fakültesi’ni kazandığıma çok sevindi. Tavsiyelerini dinledim. Sözleri hala kulağımda. Eğitim hayatım boyunca bu sözler kulağımdan hiç gitmedi.

Ayancık Matbaası’nda çalışırken, Ayancık Gazetesi’nin onuncu yaşı nedeniyle, on sayfalık bir gazete çıkarmayı düşündüm. O zamana kadar, Ayancık Postası, Yeşil Ayancık, Ayancık Sesi ve Ayancık gazetelerinden hiç biri dört sayfadan fazla basılmamıştı. Bu Ayancık'ın yazılı basın tarihinde bir ilk olacaktı.

O yıllardaki taşra basınının imkanları kısıtlıydı. Dört sayfalık bir gazeteyi bir haftada hazırlıyorduk. Dizgide kurşun harfler kullanılıyor. Dört sayfalık gazete, başlığı kırmızı olduğu için beş ayrı defa baskıya giriyor. Resimler de klişe olarak, Samsun’da yaptırılıyordu.

Şimdiki teknoloji ile, eski günlerime, o günlerin Ayancık’ına, Sinop’una dönmeyi ne çok isterdim.

O gazetede Ardan ağabeyin ilk kez bir şiirini yayınladım. Bu konuda çok titizdi. İnce eleyip sık dokurdu. Şiiri Ayancık üstüne idi. Zaten bizim şiirlerimizin her satırı memleketimiz üstünedir, Ayancık kokuludur. O gazete şimdi Ayancık Gazetesi’nin arşivindedir. Ben bu ve saydığım diğer gazetelerin arşivini 1975 yılının Ekim ayına kadar muntazam olarak tuttum ve sakladım. İnşallah benden sonra gelenler de onu korumuştur.

Gazete çıktı ve çok beğenildi. Sahildeki parkta (şimdi adı Yaman Okay Parkı) sahne kuruldu. Müzikli eğlence gecesi düzenledik. Bu gece daha sonraki Keten Festivali’nin öncüsü oldu.

Ayancık Matbaası'nda çalıştığım zamanda Ardan Ağabey’in kartvizitlerini hep ben bastım. İstanbul’a gelince de basıp gönderdim.

İstanbul’da 1982 yılına kadar eğitimimle birlikte Cağaloğlu’nda bir kaç matbaada çalıştım. Bakış Matbaası, Öztürk Basımevi ve Seyran Basımevi. Seyran’da çalışırken önce bir makineye ortak oldum. Ardından ilk baskı makinemi alıp çalıştığım yere koydum. Bu ‘’Heidelberg’’ marka 25x35 cm ebadında baskı yapabilen tipo bir makineydi. İlk oğlumun doğumundan sonra, 1982 yılında Çatalçeşme Sokak’ta ''Usta Matbaacı'' adı ile kendi matbaamı kurdum.

Bu süreler boyunca pek çok hizmetim oldu doğduğum yere. Üç şiir kitabı bastım. Ayancık’ı tanıtan yazı ve şiirlerim yayınlandı. Bir şiirim Zeynettin Maraş tarafından bestelendi. Namık’ın (Karamuk) Ayancık Kartpostalları’nı bastım. Firmalara takvimler, kartlar, broşürler...

Burada ilk siyah-beyaz Ayancık kartpostalını bastım. İki yapraklı bu kartın arka yüzünde memleketimi tanıtan bir yazı koydum. Bu yazıda ilk kez Ömer Seyfettin’den bahsettim. Ömer Seyfettin’in Ayancık’la ilgisi o zamanlar sözlü kaynaklara dayanıyordu.

Şiir kitaplarımda kullandığım öz Türkçe kelimeler, Ayancık Lisesi’nde Edebiyat derslerine konu oldu. Bu günlerde Ardan Ağabey’den eteklerimi tutuşturan bir mektup aldım. Hatırımda kaldığı kadarı ile şöyle diyordu.

Kızım edebiyat dersinde öğretmeni Ercan Bey’e (Sesver), ‘’Ömer Seyfettin’in Ayancık’la ilgisi nedir’’ diye sormuş. Ercan Bey de, ‘’Bunu iki kişi bilir. Biri Oğuz Bölükbaşı, o rahmetli oldu, diğeri de Turan Gökmenoğlu’’ demiş. Turan’cığım, bu konuda elinde ne bilgiler varsa bana gönderir misin!

Elimdeki bilgiler kırıntı şeklindeydi. O günden sonra Beyazıt’taki sahaflar Çarşısı’nın altını üstüne getirdim. Beyazıt’taki büyük kütüphaneyi taradım. Bu artık benim için bir namus ve şeref meselesine dönüştü. Ömer Seyfettin’in ailesini ve mezarını, tüm eserlerini, hakkında yazı yazanlara kadar herkese ulaştım. Kızını buldum. Güner Elgen’i. Evine gittim, görüştüm. Birlikte resim çektirdik. Hayatta iken bu resmi yayınlamamı istemedi. Ona saygımdan bu resmi hiç yayınlamadım. Ayancık’a gelmek istedi. Henüz götüremedim. (Bu konudan şimdiye kadar ilk defa söz ediyorum.)

En son eski Galatasaray Lisesi Müdürü rahmetli Tahir Alangu’nun ‘’Ömer Seyfettin’’in hayatını anlatan kitabını buldum. Aradığım bilgilerin tümüne ulaştım. Alnımın akı ile bu işi başardım. Bu bilgilerin tümünü Ardan Ağabey ile paylaştım. Aynı sevinci o da duydu. (Ardan Ağabey, tüm mektupları saklardı. Kendi gönderdiğinin bir kopyasını da. Bu mektuplar hala ailesinde olmalı.)

Evini ve işini İstanbul’a taşıdığında sık sık görüşmeye başladık. Ayancık geceleri düzenledik. Ayancık’la ilgili toplantılar yaptık. Biçki Yurdu Sokak’taki matbaama, Sultanahmet’teki İstanbul Adliyesi’ne her gelişinde uğrardı.

Ben de onun Taksim’deki bürosuna çok gittim. Bu arada Ayancık Amblemi’ni hazırlattım. Ayancık’ın simgesi oldu. Ayancık ve Sinop Rehberi kitaplarımı yayınladım. Cağaloğlu’ndan Bağcılar Matbaacılar Sitesi’ne, oradan da Kadıköy’deki kendi yerimize taşındık. Son üç şiir kitabım yayınlandı.

Kadıköy’de ‘’Sinop Postası’’ isimli gazetemi yayınlamaya başladım. Gazeteme köşe yazıları yazdı. İmla hatalarına çok dikkat ederdi. Yazısını bana fakslar, ben de dizgisini yapıp ona fakslardım. Tekrar tekrar düzeltmeler yapar, çok titizlenirdi. Ayancık anılarını bu vesile ile yazmış oldu. Şiirlerini bir kitapta toplaması için çok yalvardım. ‘’Şiirleri topluyorum, daktiloya çektiriyorum’’ diye beni hep oyaladı.



Ayancık`a Özlem

Bir çınar yaprağının 
Esintisini özledim 
Başımı 
Dibine koyup yosun kokusu 
Ve denizin tuzu 
Öylece İstifan Burnu`nu 
Akşamın gelişini beklerim 
Hava serin mi 
Boş ver 
Üstüme hüzzamdan bir akşam 
Faslı çekerim 
Sonra 
Ayancık`ın sularını özledim 
Sakarabaşı`nda, Büyükdağ`da 
Hele yaz günü Sinop dönüşünde 
Yüksekten Karadeniz`e bakarak 
O çeşmenin 
O lezzetli suyunu 
Bir kez daha içmek isterim 
Sonra Çangal`da eski yoldaki 
Sudan bir bardak 
Bir bardak yetmez belki de 
Bin bardak 
Ya Ayancık`ın dereleri, çayları 
İkisu’da birleştikleri 
Nazlı nazlı döne döne 
Gelirler ta denize kadar 
Bir kez daha görsem çakılları 
Bazen pusla, bazen dalgayla 
Yıkanan o tertemiz 
Yapayalnız çakılları 
Ve çamlar, köknarlar 
Ve sonra da kayınlar 
Hepinize selam olsun 
Hepinize... 

Ardan Okay
1 Temmuz l999
Ayancık Festivali’ne son katıldığında, İstanbul’a gelince görüştük. Mutluluğunun ve hazzının doruklarında yaşıyordu. Festivalin güzelliğini, yaşadıklarını, yaptığı konuşmayı, defalarca anlattı. Teşekkürler Rifat Başkan!

‘’Bu sevinç bana yıllarca yeter!’’ diyordu. ‘’Artık ölsem de gam yemem. Bu günleri de gördüm ya!‘’

Ve dediği gibi de oldu. Bir süredir rahatsızmış. Benim bundan hiç haberim olmadı. Son yıllarda büyük acılar yaşamıştı. Önce tiyatro ve sinema sanatçısı kardeşi Yaman Okay’ı, ardından avukat kardeşi Yurdun Okay’ı kaybetti. Bu acılar onun hassas yüreğini çok incitti.

Yaman Okay’ın ölüm yıl dönümünde, Sinop Postası’nda geniş bir yazı yayınladık. Bilgi ve resimlerde bana yardımcı oldu.

1999 yılı, 20 Ağustos’unda, İzmit Depremi’nin sabahında gözlerini ebediyete yumup, usulca özlem duyduğu iki kardeşinin yanına gitti. Üçüne de tanrıdan rahmet diliyorum.

Depremden bir kaç gün önce, Çanakkale’deki yazlığımdan İstanbul’a gelmiştim. Ailem hala orada idi. Depremden sonra hemen dönemedim. Çevre dostlarımın, birbirleriyle olan bağlantılarını sağlamak için İstanbul’da kaldım. Herkesin birbiriyle bağlantısını sağladım. Bir akşam üzeri Fikirtepe’de Onikiler Camii’nin karşısındaki fırının önünden arabayla geçiyorum. Durup bir ekmek aldım. Tezgahın üzerindeki gazete yaprağından ‘’Ardan Ağabey’nin ölüm ilanını oludum.

O deprem sabahının kargaşasında, ne ölüm haberini alabildim, ne de cenazesine katılıp, son görevimi yapabildim. Onun üzüntüsü hala içime dokunuyor.
ARDINDAN

Ağustos ayında bir salı
İçimde kanar yarası
Adapazarı, İzmit, Gölcük
Çınarcık ve Yalova’nın karası
Can çekişirken yürekler
Cumhuriyet Gazetesi’nde 
Tek sütuna küçük bir haber
‘’Bir şair acıyı böldü
Bu sabah Ardan Okay öldü’’
Acının böylesi olmaz
Küçük yürekler buna dayanamaz
Yıkılan yerler belki onarılır
Senin yokluğun onarılmaz...
	
Turan Gökmeoğlu
Göztepe,25 Ağustos 1999
Zamansız ölümünden sonra ressam kız kardeşi İnci Okay’ın kapak resmini hazırladığı şiirleri ailesi tarafından bastırıldı. Geriye kitabı, şiirleri, anılarımız, Ayancık sevgimiz ve gözlerimin önünden hiç gitmeyen gülümseyen yüzünün hayali kaldı.

Bir süre uzak kalacağız sevgili dostum, arkadaşım, ağabeyim. Vade dolduğunda senin olduğun yerde tekrar buluşacağız. Ayancık kokulu sohbetlerimize, şiirlere, şarkılara orada devam ederiz. Kaldığımız yerden.

Tekrar buluşana kadar hoşca kal... Işıklar içinde yat...

Turan Gökmeoğlu
Göztepe, 1 Haziran 2006