Öykülerim...

İlk Akşam Yemeği

Köprübaşı’ndaki evimizde tatlı bir telaş vardı. Eşyalar toplanıp sarılmıştı. Bakkal Aslan amcadan getirdiğim kağıt kutular da doldu. Zaten bir avuca sığışan eski ve gösterişsiz eşyalarımız Musa dayının yaşlı ve cılız atının çektiği, teker gıcırtılarının tüm mahalleyi kapladığı at arabasına özenle yerleştirildi.
Arabanın önünde yürüyen asırlık çınar ağacı, atın ritmiyle uyumlu ağır adımlarla ilerliyor, nikotin sarısı zayıf parmaklarının arasına sıkıştırdığı sarma sigaradan ara ara nefes çekip, dumanını sağa sola üflüyordu.
Babam önde, annem kucağında kardeşimle arkasında, onun arkasında da biz dört kardeş, birbirimizin ayak izine basmaktan kaçınır gibi yürüyorduk.
Doğduğum günden bu yana tanıdığım komşuların kimi kapı önünden, kimi pencereden, bazıları da toprak yola inip bizi uğurladılar. Uğurlayanların arasında bir tek sınıf arkadaşım Sevim yoktu. Tüm ailesi bahçe duvarına dayanıp iyi temennilerle bizi yolcularken neden o yoktu, anlayamadım. Ara ara dönüp baktım. Oturduğumuz üç katlı ahşap evin görüntüsü gölgelere karışana kadar Sevim’in o çok etkilendiğim bir çift çekik siyah gözlerini aradım durdum.
Gittikçe ağırlaşan yükünü zar zor taşıyan at, ara ara durup kişniyor, etrafına bakınıp geviş getiriyor, yaşlı arabacının ‘’düüt'’ diye çıkardığı sese kulak kabartıp, yuların sirkelenmesiyle yine ağır adımlarla sahibini izliyordu.
Atın yolun ortasına yığdığı, saman yapraklarıyla karışık tersi, ayakkabılarımıza bulaşmadan sağa sola kaçıştık.
Köprünün aşağısına doğru ilerlerken, öğlen sıcağı gölgelerimizi küçültüp, ayaklarımızın dibine indirdi. Çarşı Cami’inin minaresine çıkan müezzin öğle namazını okumaya hazırlanıyor, Eli Kehribar ve Akik tesbihli yaşlılar camiye, fabrika işçileri de ağır ağır fabrika yönüne yürüyordu.
İlkokulun birinci sınıfı Kurtuluş Okulu’nda okuyup ikiye geçmiştim. Fabrika lojmanlarındaki yeni evimize taşınınca artık çarşı içindeki İnönü İlkokulu’na devam ederim. Cemal öğretmeni, sınıf arkadaşlarım Esma’yı, Gülten’i, Sevim’i, Hasan’ı ve Cantürk’ü ne kadar özlediğimi hatırladım.
Yürüdükçe yoruldum. At arabalı kafilenin en arkasında kalmışım. Tamirhanelerin önüne geldiğimizde büyük ağabeyim gerilerde kaldığımı fark edip yanıma koştu. Bir hamlede omzuna tırmandım. Ağabeyimin  omzunda, Büyük Mahalle’ye kadar geldik.
Etrafı taş duvarlar, üzerinde kurşun rengi ahşap tarabalarla çevrili mahallenin kapısında bizi üniformalı bir bekçi karşıladı. Babamla kısa bir konuşma yaptılar. Mahalleyi asfalt caddeden ayıran tahta kapı usul usul açıldı, önde at arabası, arkada bizler, topluca yeni evimizin bulunduğu mahallemize girdik.
Tam karşıda, mahallenin diğer kapısının önünde, raylar üzerinde küçük trenin bacasından, tekerlerinin bulunduğu yerden, hatta sağından solundan etrafa buhar püskürüyordu. Trenin arka vagonu gül pembesi renginde karşılıklı ahşap kanepelerden oluşuyor, bazı sıralarda mahallemizde oturan memurlar neşeli sohbetler ediyorlardı. Yaşlı, beyaz bıyıklı vatman, trenin penceresinden sarkıp, daha gelen olup olmadığını kontrol ediyordu.
At arabası iki katlı, uçuk sarı boyalı, üç ayrı giriş kapısı ve her girişinden dört daireye çıkılan uzun binanın orta kapısına vardığında, karşıdaki raylarının üzerinde bekleşen tren, ‘’viyuuu..’’ diye uzun ve tiz bir ses çıkarıp, etrafı gümüş rengi buharlara boğarak ve ‘’çuf.. çuf..’’ sesleriyle yavaş yavaş uzaklaştı.
Eşyalarımız arabadan indirilirken etrafımızı mahallenin çocukları sardı. Göz açıp kapamaya tüm eşyamız evin içine taşındı. Mahalle arkadaşlarımla hemen orada tanıştık. Refik, Hüseyin, Musa ve Orhan kardeşler, Mualla, Süheyla ve Emine.
Yeni mahalle arkadaşlarımla evin önünde değişik oyunlar oynarken, ailem ve büyük kardeşlerim eşyaları yerleştirmeye başladı. Mahalle arkadaşlarım, eski mahalledekilerden biraz daha farklı, daha konuşkan ve daha samimiydiler. Bizim taşındığımız evin iki ucunun karşısında, ikişer katlı, ikişerden dört blok bina, her binada altı ailenin oturduğu, arkalarında yemyeşil ve çeşitli ağaçların bulunduğu bahçeleri vardı. Evin alt katına düz bir giriş, üst katına önce ahşap bir merdiven ve terastan girilen kapıları vardı. Her iki kat da aynı aileye aitti.
En ilerde, bizim evin tam karşısında tek katlı bir su deposu, evlerin giriş kapılarına kadar bir metrelik beton yol, tam ortadan geçen araba yolu, meydanda elektrik direği, çöp varili ve bu yolların arasına serpiştirilmiş neredeyse evlerin birbirini görmelerini engelleyecek kadar büyük, at kestanesi ağaçları. Beton yolların arasında kalan toprak zeminlerin bazılarında yemyeşil çim, bazılarının kenarlarında renk renk güller, bazılarında da ortada yuvarlak bir kule gibi istiflenmiş odun yığınları..
Mahallenin kül rengi üniformalı bekçisinin omzunda, çapraz fişeklik gibi meşin kayışın bağlandığı yuvarlak bir saat ve saat başı dolaştığı ve saatini kurduğu köşeler. Bazı evlerin teraslarında hala öğle yemeğini yiyen komşuların gülüşme sesleri. Ulu ağaçların yapraklarının arasına gizlenmiş kuşların renkli cıvıltıları. İşte bu ilk defa gördüğüm ve sevdiğim yeni mahallemiz.
Hava kararmaya yüz tutmuştu ki ablamın güzel yüzü pencerede belirdi. Koşarak eve girdim. Eşyalar yerlerine yerleştirilmiş, sofaya yaygı yayılmış, yer sofrasına babam ve kardeşlerim yerleşmiş. Küçük kardeşimin yanına sığıştım. Annem dumanı tüten bir tepsiyle kardeşimle aramıza yerleşti. Katlamaları sofranın üzerine bırakıp, kardeşimi kucağına aldı. Ablam da bardaklarımıza pekmez şerbeti doldurdu. Bu yeni mahallemizdeki evimizde ilk yemeğimiz oldu...

Turan Gökmenoğlu
Kadıköy, 14 Haziran 2007





Gizli Cennet Turunç

Üç yaşındaki küçük oğlum ve eşimle birlikte Harem’den yola çıktık. İlkbahardan yaza, sıcak ve güzel bir akşamdı. İzmit’e yaklaştıkça manzaraya denizin firuzesi ve akik kırmızısı batan güneş de eklendi.
Otobüsün penceresinden biraz uzanabilsem, üniversite yıllarımın hafta sonlarında sık sık geldiğim Gölcük’ü, Kavaklı İskelesi’ni nerdeyse göreceğim. Büyük ağabeyimin astsubay olarak görev yaptığı bu yeşiller güzeli ilçe, birbirinden güzel anılarımı saklar.
Körfez’e doğru gün yerini, bin bir gece masallarının alacalığına bıraktı. Kucağımda bebeğim ve kollarımın altına gömülüveren eşim, ben gençlik yıllarımın Gölcük’ü ile hasbihal ederken uykuya dalmış!
‘’on beş dakika ihtiyaç molası’’ anonsu ile gözlerimi açtım. İskender’in ana yurduna gelmişiz. Eşim ‘’kestane şekeri alalım’’ diye tutturdu. Bebeğimi onun kollarına bırakarak, mahmurluğumdan sıyrılıp, Bursa’nın serinliğine akıverdim.
Gün ağarırken Muğla’ya vardık. Hava da hafiften aydınlanmaya başlamış. Çevrenin güzelim yeşil örtüsü değişmiş, doğa burada gergefine taşları ve jasper kırmızısı kayaları işlemiş. Araya, çamların yeşil örtüsünü serpmiş!
Yol kenarlarında ara ara armut satan köylülere rastlıyoruz. Otobüsümüz yolların mahrem kıvrımlarında sessizce süzülürken, ben de, seyrek ağaçların arasında dolanıyorum, tarihi taş köprüleri aşıyorum, kayaların diplerinde kendi halinde süzülen derelerde balıklara tutunuyorum! Sıcak ve yorucu bir yolculuktan sonra, öğleye doğru Marmaris’e indik. Eşim, küçük oğlumuzu arabasına yerleştirirken, ben de bagajdan valizleri aldım. Parke taşlı rıhtıma kadar yürüdük.
Yıllar önce Akdeniz’in bu gizli cennetini keşfeden ağabeyimin tavsiyesi ile buralara geldik. Turunç motorlarının kalktığı küçük iskeleyi bulduk. Motorculara ‘’Orfoz’’ kaptanı sorduk. Yandaki tekneyi gösterdiler. Teknenin içine yarı beline kadar gömülmüş, esmer, ufak tefek altın dişli bir adam bize gülümsedi. İşini bıraktı, ellerini üstüpüye sildi. Bir iki hamlede yanımıza sıçradı.
Özcan ağabeyimin adını duyunca, gülücükleri daha ısındı. Kahve telvesi rengindeki valizimizi kaptığı gibi kendi teknesine yerleştirdi. Bebeğimize de yardım etti. Deli divane oldu.
‘’Bu tekneden sonra sıra bizde. Çocuğu şöyle yatırın. Ben göz kulak olurum. Siz Marmaris’i bir dolanın. Yarım saate kadar da yola çıkarız!’’
Teknenin minderlerinden hemen bir yer yatağı yaptı. Marmaris’in temiz deniz kokusunda uyuyan bebeğimizi yerleştirdi. Üstünü gölgeledi. Biz tekrar rıhtıma çıktık. Kalabalık ve çok güzel bir yerdi Marmaris. Haziran sonları, sezonun başları olduğu için biraz tenhaymış! Yol boyu satıcılar, önünde tatlı kalabalıklar, ızgara kokularının daveti!...
Etrafı gezip, çevreyi biraz tanıdıktan sonra, kendimize birer de şapka aldık. Buranın güneşi ne İstanbul’a, ne de Ayancık’ın güneşine benziyor. Önceleri Erdek’e giderdik ama burası her yerden farklı.
Teknede otuz kırk yolcu var. Kaptan bizden yol parası almadı. Her koyda denize girip oyalanarak gidiyoruz. Kaptan yolcularla ilgilenirken, dümeni ben tutuyorum. İlgimi görünce, motor kapağını kaldırıp zulasından bir olta çıkardı. Kaşığı salıp, motoru yavaşa aldı. Misinayı elime tutuşturdu. Çapari sallar gibi sallamaya başladım. İki adacığın arsından henüz çıkmıştık ki, oltaya bir şey asıldı.
‘’Kaptan, geldi geldi!’’ diye seslendim.
Daha önce açık denizde hiç balık tutmamıştım. Kaptan koşarak yanıma geldi. Motoru biraz daha yavaşa aldı. Misinayı ona doğru uzattım.
‘’Yavaş yavaş sen çek. O senin kısmetin!’’ dedi. Teknenin içini bir heyecan kapladı. Yerli yabancı bütün yolcular meraklandı. Gürültüye oğlum da uyandı. Yüzlük misinanın ucundaki balıkla uzunca zaman mücadele ettim. Misine ellerimi kesti. Balık kayığın kenarında görününce, kaptan kancalı bir sopayla balığı çekip, teknenin içine, ayaklarımızın dibine bıraktı. Heyecandan bir kaç yolcu irkilerek geri çekildi. Kaptan balığı eline alıp tarttı.
‘’Üç-dört kiloya yakın!’’ dedi. Balığın adı ‘’Akya’’ imiş. Bu benim bildiğim balıklardan farklı. Beyaz renkli, pullu güzel bir balık. Bu yörenin en değerli balıklarından biriymiş. Ben asıl Orfoz’u merak ediyordum. Bizim kaptanın adını aldığı şu meşhur balığı.
Orfoz, dip balığı olduğu için, kayalık yerlerde olurmuş. Onun avlanması biraz daha farklıymış. Kaptan, orfoz avını da bana öğreteceğine söz verdi.
Bu ufak tefek, benden sekiz on yaş kadar büyük, neşeli, samimi, efendi köy delikanlısına kanım ısınmaya başladı. Bu arada motorumuz da yeşillikler arasında küçük ve güzel bir koya yaklaşmaya başladı.
Burası, etrafı yüksek dağlarla çevrili, çam ve zeytin ağaçlarının koynunda, deniz dışında yolu ve izi olmayan, gizli bir cennetti. Kumsala yakın çay bahçeleri, önlerinde küçük ahşap iskeleler, iskeleye demirlemiş küçük tekneler, boydan boya kumsalı ile, bizi görür görmez büyüledi.
Tepenin eteğindeki çardağın önüne yanaştık. Çıplak ayaklı bir çocuk iskeleye koştu. Tekneyi iskeleye bağladı. Yolcularla birlikte tekneden indik. Kaptan bizi, çardağın bir köşesine yerleştirdi.
‘’Yemeğinizi yiyene kadar, ben bir koşu kalacağınız yeri ayarlayıp geleyim!’’ diyerek gözden kayboldu.
Bu gördüğümüz, anlatıldığından daha güzel bir köydü. Yemyeşil ve pembe-mor çiçeklerle süslü. Kıyı boyunca çay bahçeleri, beyaz boyalı taş duvarlarla çevrilmiş. Çardağın sağında dar bir yokuş, yanında iki musluklu köy çeşmesi, arkasında köy okulu. Yanında küçük bakkal. Onun yanında denize yetişememiş küçük bir dere. Yine ağaçlar arasında büyükçe bir çay bahçesi. Onun yanında, ta karşı buruna kadar tek tük lokanta ve evler.
Yemeğimiz bitmeden, kaptan yanımıza geldi. Valizimizi sırtlayıp gözden kayboldu. Tekrar geldiğinde, çardağın yanındaki yoldan birlikte yürüdük. Solda küçük ahşap bir kulübe, sağda ilerde iki katlı bir ev, bahçe içinde ulu bir incir ağacı. Onun yanında iki katlı kaptanın evi. Evin odaları ve alt kattaki odalar pansiyon olarak düzenlenmiş. Üstteki bir odayı kendilerine ayırmış, diğer odaların hepsinde müşteri var. Kaptanın evini geçince merdivenlerden aşağı indik. Solda tek katlı yeni bir ev daha var. Burası kayın pederi İnce Mehmet’in evi. Pansiyondaki yerlerden biri boşalana kadar biz burada kalacağız.
Mehmet amca, şirin, sevimli, konuşkan, ince uzunca boylu, orta yaşlı bir köy beyefendisi. Hanımı, bir lokmacık, mini minnacık, paçaları ve kolları sıvalı, her an bulaşık veya çamaşır yıkayacakmış gibi hareketli, sevimli Durkadın teyze.
Odamıza girince yüzüme ahşaba bulanmış bir sıcaklık vurdu. Mayolarımızı giyip çıktık. Gelirken fark etmemişim. Sağda, yol kenarındaki duvarın dibinde bir ocak yanıyor, içinden yöreye has yemek kokuları geliyor. Evin dibinde bir kaç limon ağacı var. Limon ağacını ilk kez görüyorum. Yanında erik ağaçları, sonunda ulu bir dut ağacı. Kırmızı dut. Pansiyonların önünde beyaz erik, tesbih ağacı. Ortada sebze bahçesi. Mısır, domates, patlıcan, biber, yeşil soğan, nane, maydanoz, semizotu...
Kumsala indik. Sıcacık kumlara oturup denizi seyrettik. Küçük oğlum elimden kurtulup denize koştu. Biz de peşinden Akdeniz'in tuzlu sularına daldık. Akşama doğru kıyıdaki tekneler birer ikişer Turunç köyünü bize bırakıp Marmaris’e doğru gözden kayboldular. Kıyıda birkaç aile kaldık.
Güneş, arkamızdaki yüksek tepelere doğru süzüldü. Havlumuzu toplayıp evimize dönerken, kaptan eşiyle bizi karşıladı.
‘’Duşunuzu alın, akşam yemeğini birlikte yiyelim. Tuttuğunuz balığı pişireceğiz. Bakalım ömrünüzde böyle bir balık yediniz mi!’’
Teşekkür edip ayrıldık. Duşumuzu aldık, giyindik. Feriş nene, Durkadın teyze, İnce Mehmet, kardeşi Aliko ve hanımı, Cemile yenge, çocukları Nilüfer ve Mehmet, közde nar gibi kızarmış balığı, bahçe domatesi, marulu, yeşil soğanıyla yapılmış salata eşliğinde afiyetle yedik.
Yemekten sonra kaptan:
‘’Nasıl, söylediğim kadar var mı!’’ diye gülümsedi. Haklıydı. Bu şimdiye kadar yediğimiz en lezzetli balıktı.
Üç-dört gün sonra kaptanın pansiyon odalarından biri boşaldı. Oraya geçtik. Kaptan ilk günden bizi sıkı sıkı tembihledi;
‘’Burada parayı dert etmeyin. Gönlünüzce eğlenin. Paranız biterse, çekinmeden söyleyin. Hatta pansiyon ücretini de gidince gönderin!’’
Sabah terasta kahvaltı yaparken, dut ağacına asılı bir karaltı dikkatimi çekti. Koşarak bahçeye indim. Ağacın dalına, şu ana kadar hiç görmediğim iri bir balık asılı. Koyu kahverengi, benekli derisi, boynu turuncu, kocaman başlı değişik bir balık. Orfoz bu olmalı. Etrafıma bakındım. Kenarda sandalyesine oturmuş Mehmet amca, gülerek beni izliyor. Yanına koştum.
O da, beni görsün diye dut ağacına asmış balığı. Satılık olduğunu söyleyince pazarlık ettik ama, yine onun istediği fiyattan satın aldım.
‘’Mehmet amca, ben bu balığın nasıl ayıklandığını bilemem!’’ dedim.
İçeri girip, bıçak, kerpeten ve satırı alıp geldi. Kırmızı dut ağacının dibine, kuyunun başına yürüdük. Balığın önce sırt yüzgeçlerini satırla kesti. Sonra derisini kerpetenle, baştan kuyruğa sıyırdı. Başını ayırdı. Kılçığını etli, bırakıp üçe böldü. Dilimledi. Havyarını, ciğerlerini hazırladı.
‘’Başını maydanozlu pirinç çorbası yaparsın. Kılçıklı bölümü tava. Kalanını da, ister kömürde ızgara, ister şiş yaparsın!’’ dedi. Teşekkür ettim. Kahvaltı hariç üç gün o balığı yedik. Turunç’un tüm balıkları güzeldi. Sokkan, mercan, akya, lahoz, kefal, işkaroz, palamut, lüfer, istavrit, hani, ahtapot, kalamar, orfoz. Ama ille de orfoz!...
Çevreyi gezdik. Turlara katıldık. Yüzdük, balık tuttuk. Yeni dostlar edindik. Dağda kekik topladık, sırtımızda saman, ot taşıdık. Buralı olduk!...
Tatilimiz göz açıp kapayıncaya kadar güzellikler içinde geçti. Dönüş hazırlıklarını yaparken kaptan yanıma geldi.
‘’Bu eşyaları götürmenize gerek yok. Hepsini dama koyarız. Nasılsa seneye yine geleceksiniz. Size boşuna külfet olmasın!’’
Dediği gibi yaptık. Giyim dışındaki tüm eşyamızı bir sandığa doldurup, dama yerleştirdik. Zeytini, yağı, balı, kekiği ve adaçayını, Orfoz kaptan ailesinin sevgi ve dostluğunu, kendi ellerimizle topladığımız sebzelerin ve meyvelerinin, denizinin sonsuz çeşitliliğindeki balıkların ve güzel doğasının tadını, lezzetini yanımıza alıp, yola çıktık.
Kaptanın adını taşıyan tekneye binip dönerken, köy halkının çoğu ile akraba olmuş gibi, yüreğimizin yarısını ve birbirinden güzel anıları bırakıp uzaklaştık. Sahilde bekleşenler, gözden kaybolana kadar el salladılar. Hatta çardağın üst tarafındaki evinin önünden Feriş nenenin yüzünü, tepede Aliko’nun kayadan devesini, dağların karaltılarındaki mağaraları ve oyukları, uzunca bir süre izledik. Rengimiz beyazdan kumrala çalmış, evimizden çok uzakta eski köklerimizi bulmuş gibi mutlu ve hüzünlü, dağların, adacıkların arasından Marmaris’e doğru ilerledik...
... Aradan bir yıl geçti. Yarın tekrar Turunç’a gidiyoruz. Eşim, içerde valizleri hazırlıyor. Küçük oğlum biraz daha büyüdü.
Orfoz kaptanın bir yıl önce söylediği büyülü sözler sanki dün gibi aklımda. ‘’Eşyalarınızı boşuna taşımayın. Nasıl olsa seneye tekrar buraya geleceksiniz!...’’

Turan Gökmenoğlu
Göztepe, 08 Mart 2006
 



Babakale'de Bayram Düşü

Kara kışa inat, güneşli bir şubat sabahına uyandık. Neredeyse her şey akşamdan hazırdı. Ben arabayı ısıtana kadar, valizlerimiz arabamıza yüklendi. Göztepe fırınına geldiğimizde, henüz insanlar yollara inmemişti. Büyük oğlum bir kaç ekmeği koltuğunun altına sıkıştırıp karşıdan karşıya geçerken, ekmeğin dumanı ve kokusu bize çoktan ulaşıverdi.
Ziverbey’den otoyola çıktık. Çanakkale’ye beş saat yolumuz var. Boğaz köprüsüne güneş, opal rengi bir duvak örmüş, etekleri turkuvaz dalgalara kadar uzanıyordu.
Eşim, buharından utanan ekmeğin arasına dünden kızarttığı, patlıcan ve biberleri nakışlarken, iki oğlum arabanın arka koltuğunda, kendi oyunlarının sarhoşluğundaydı.
Önce onların kahvaltıları verildi. Milliyet tesislerine gelmeden, bir kaç yıl önce ayrıldığımız, Matbaacılar Sitesi’nin henüz uyanan gölgelikleri arasında kaybettiğim anılarımı bir bir topladım.
Göztepe’den buraya her gün süren uzun yolculuğa bir buçuk yıl dayanabilmiştim. Matbaa kokularını, kurşun harfleri, gün boyu koşuşturan kalabalığı tatlı anılara sarıp sarmalayıp, Kadıköy’e, bir çeşit inzivaya çekiliverdim.
Daha çocukken Cağaloğlu’nda yanıma aldığım, Bağcılara gelir gelmez askere uğurladığım Mehmet bile, asker dönüşü Kadıköy’deki yerimize gelmek istemedi. Yavuz usta ile çaycı kadın da. Asistanım, kara gözlü güzel kıza da ailesi izin vermedi. Buralarda tek başıma çalışmayı sürdürür oldum.
Gişeleri geçip, yollar daha da tenhalaşınca, ben de köfteli, patatesli ekmek arası kahvaltıma kavuştum. Ramazandı ama yolda olduğumuz için oruca bir gün ara vermiştik.
Gelibolu’ya kaşla göz arası geldik. Küçük oğlum yıllardır her yolculukta öğrettiğim şeyleri, bu defa bizlere anlatmaya başladı;
‘’İşte bu yol kenarındaki toprağa yarı yarıya gömülmüş yapılar, tabyalar. Buradan topçularımız vatanımızı işgal etmeye gelen gemileri bombaladılar. Atatürk, bir avuç askerle buraları savundu. Düşmana geçit vermedi....
Burası da Kilitbahir...’’
Karşıda, ‘’sevgililer günü’’ hediye paketine benzeyen Kilitbahir’in kalp şeklindeki kalesini görünce, küçük limanda arabalı motor kuyruğuna girdik. Yazlığımıza her gidişimizde yaptığımız gibi, arabadan inip, bu güzel kalenin duvarları dibinde yetişen, adını hala hiç kimsenin bilmediği ağacın meyvelerinden topladık.
Yaşlı bir bakkal olan Osman amcaya, bu ağacı ve meyvelerinin ne işe yaradığını sorduğumuzda:
‘’Vallahi oğul, kimse bilmez bunun adını. Ayva büyüklüğündeki, yüzü pütürlü bu yeşil meyveleri de yenmez. Babam anlattıydı. Çanakkale’den buraya zincir çekilip boğaz kilitlendiğinde, istilacıların gemilerine bu kaleden top atışı yapılırmış. Bizim topçunun mermisi bitince, kale kumandanı; ‘’getirin bizim düşman kandıran gülleleri’’ diye, bu meyveleri top mermisi yerine kullanmışlar...’’
Bu gizemli meyveleri alıp, karşı kıyıdan gelen motorun küçük limana narince girişini izledik. Tuz ve balık kokulu boğazı tıngır mıngır geçip, büyük ağabeyimin evine geldik. Ağabeyim ve yengem evlerinin balkonundan, boğazın mavi yeşil güzelliğini seyrederken, arabamızı fark edip, uzunca bir rüyadan uyanır gibi usulca hareketlendiler.
Bu aile geleneğimizdi. Her fırsatta ağabeyim; ‘’Bize uğramadan buradan geçmek yok!’’ diye ünlerdi. O, yıllarca askerlik mesleği nedeniyle bizlerden uzak kalmıştı. Her gelişi ‘’ateş alır’’ gibi kısacık sürerdi...
‘’Muavenet Sinop limanına demirledi. İki günlüğüne izin aldım. Mutlaka yarın denize açılacağız!’’ benzeri hikayelerle, Sinop’la Ayancık’ın arasını kuş gibi aşar, yüzünü bize gösterir, kaşla göz arası tekrar görevine dönerdi.
Biz buna da şükrederdik. Kıbrıs çıkarmasında ‘’biz vatan görevine gidiyoruz, hakkınızı helal edin!’’ diye mektubu gelince, günlerdir sağlık haberlerini alamamıştık. Emekli olup, kızlarını da evlendirince, bu güzel şehre yerleşti. Her yazlık evimize gidişte, ona uğramadan geçişimizi yasakladı.
Yengem sofrayı hazırlamış, ağabeyim de tuttuğu istavritleri mangalda pişiriyordu. İftara her şey hazırdı.
Gece geç saatlere kadar hasret giderdik. Ağabeyim çocuk gibi olmuştu. Eski anıları, çocukluğunu, rahmetli babamı hatırlatıcı bir şey söyler, gözleri bulutlanır, tıkanır, gözyaşlarını göstermeden, için için ağlaşırdı.
‘’Rahmetli biraz daha yaşasaydı. Gelip buraları görseydi. Evimi evi bilseydi. Son günlerinde biraz daha rahat etseydi’’ diye diye, göz yaşlarımızı balkonun loş aydınlığında, karanlıkların koynuna saklayıp, yataklarımıza çekildik. Çocuklarım uykularının derinlerinde, bir gün öncesinden yazlığımıza kavuşup, yeşilliklerin arasında yuvarlanıyormuşcasına, tatlı gülümsemelerle uyuyordu.
Gece geç saatlerde bir şeyler atıştırdığımız için sahura kalkmaya gerek duymadık.
İntepe’deki hemşerimizin benzinliğinden yakıtımızı alıp, çam kokuları arasında Ezine’ye vardık. Arnavut taşlı yollarında arabamız sarsılırken, yeniden yeşilliklerin arasında kıvrılan asfaltın kollarında papatyalar sarı beyaz yüzünü gösterdiler.
Geyikli’de tekrar denizle selamlaştık. Kestanbol’da termal suların kıyısından, bahçelerin arasından ilerledik. Kösedere’den ekmeği, Babadere’den de Hilmi’nin beyaz peynirini alıp Tuzla köyüne kadar geldik. Eşim ve çocuklarım bu kıvrımlı yollarda ağır ağır seyredişimizden sıkılırken, ben aksine bu yeşil cümbüşlü doğadan büyük zevk alırım. Gözlerim yeşilin her tonuna doyar, doğanın bakir kokusunu ciğerlerime doldurup, yol boyu, her kayanın mahrem kıvrımlarındaki rengarenk taşların ışıltısını gözlerim.
Tuzla’da doğa yeşiline tekrar kükürt kokularını buladı. Suların ahenkle dans edişi, sıcak suyun bin bir şifa saçan rengi ve dumanı iliklerime işlerdi. İçimi yaşama sevinci ve gençlik iksiri kapladı.
İnce köprüyü geçince, yolun iki yanındaki bahçelerde karaltılar, sebze fideleriyle gizlice dans ederler. Kuş cıvıltıları arasında, birazdan tekrar gelip, atalarının yavrularını büyüttüğü yeri bulup, kendi geleceğini büyütecek leyleklerin şimdilik terk edilmiş yuvaları arasından, Gürpınar tepelerine yaklaşıyoruz.
Kasap Hayati’den etimizi, Ramazan’ın babasından sebze ve meyvemizi alıp, yazlık evimize doğru ilerliyoruz. Mezarlığı geçince, ilk burundan sonra nazlı bir gelin gibi Akliman tepeleri görünmeye başlar. Önce kibrit kutuları gibi evler seçilir, sonra zeytin ağaçları ile her türlü yeşilliğin evler arasındaki dostluğu göze çarpar. Babakale yolundan Çağkent sapağına dönünce, uykusundan uyanan evler yavaş yavaş seçilmeye başlar.
Artık evimizin bahçesindeyiz. Yoldan buraya eşyalarımızı taşıyıp, koltukların üzerine sığışırız. Evimizle beş on dakikalık hasret gidermeden sonra güzinemizi yakıp ısınmaya başlarız. Dışarısı güneşli olmasına karşın evin içi serindir. Odalar aylarca süren yalnızlığın uykusundan süzülüverir.
Salıncağımız terasa çıkar. Eşim yemek hazırlığına girişir, çocuklar bahçede oynarken, ben de gizli sevgilime, Akliman kumsalına inerim. Merdivenli beton yol, ayak izlerimi hatırlayamadan, ayaklarım denizin maviliklerine bulanmıştır artık. Denizin ilk sitemi, hafif bir soğukluk olarak içime işler. Güneşe inat, o hala soğuktur bu mevsimde.
Ilık kumların üzerinde, yalın ayak Göztepe’ye kadar yürüdüm. Gözlerim suyla kumun seviştiği yerlerdeki taşların gizemli ışıltısını aradı durdu. Bir avuç taş topladım. Çoğu kuvars kristali. Arada kızıl kahve jasperler, sarı kırmızı akikler de var. Bir tane de pembe kuvars. Sevginin taşı. Akliman kumsalının bana, benim de ona olan tutkumun taşı.
Dönüşte opal kayalar üzerinden küçük limana indim. Yorgun balıkçı tekneleri beni görünce ürperdi. Kimisi ‘’yoksa yaz mı geldi!’’ telaşına bile kapıldı. En yaşlıları Osman amcanın teknesiydi. Babakale mezarlığı önlerinde, Özcan ağabey ile birlikte, Ercüment’in kayığında, motorun benzini bittiği için kaybolduğumuz geceyi hatırlar gibi sessizce gülümsedi. Diğer kayıklar aramızdaki bu gizli sırdan habersiz bakışıp durdular.
Şubatın bu sürpriz güneşi göğüs kafeslerini kavurmuştu. Hiç birini incitmeden okşar gibi su tuttum her yanına. Bizim kayık en küçüklerin şımarıklığında, maviden beyaza renklenip durdu kıskanarak. Nasıl özlemişim her şeyi. Balıkçı Emin’in bizi sürüklediği kayaları. Osman amcanın karanlıkların arasından pata pata sesleri arasında telaşla bizi arayışını, cep telefonunun ışında bizi kurtarışını. Limanın başında suya girip, kıyıya kadar boyumca suyun içinden fiber kayığı çekişimi. Ağustosa inat içimin ürperişini. Bizi merak edip arayanların korku ve kaygısını.
Kuyruğuna yapıştığım lacivert gözlü kılıç balığını, mor gerdanlı hanileri, kupaları, istavriti, kolyozu, uskumruyu, yanı benekli peygamber balığını. Ersin albayı, Metin ağabeyi, adaşımı, Nurettin enişteyi, Gülsen ablayı. Salim ağabeyin küçümencik boyuna karşın, kocaman botunu şişirip, on yedi yaşındaki delikanlılara inat, başının üstünde koşar adım yokuş aşağı kumsala inişini. Akşama da aynı şekilde bu defa yokuş yukarı pırnalların arasından uçarcasına siteye koşuşunu hatırladım.
Güneş henüz denize düşmeden kim bilir Gülpınar’dan, ya da Babakale camisinden gizlice süzülen ezan sesine dokundum ansızın. Her halde rüzgarın sesiydi kulağımla oynaşan. Yoldan çalı çırpı toplaya toplaya eve geldim. Çocuklar Kaz dağlarının yüksek oksijenine yenilip, kanepelere serpilmişler. Eşim salata tabağındaki dereotunun nazlı çırpınışlarıyla oyalanıyordu.
Çocukları uyandırıp sofraya oturduk. Güzinenin dans eden alevine bakınca havanın ne kadar da acele kararmaya başladığını anladım. Güzinenin üstündeki güğümün çıkardığı melodiler eşliğinde iftar yemeğimizi yedik.
Çocukların kısa oyunu uykularına yenilince, yere bir yer yatağı hazırlayıp yatırdık. Odun kokuları ile sarmaş dolaş sıcaklığın içime işleyişi uykumu getirmişti ki, eşim çaylarımızı koyup geldi. Güzinenin fırınına bir şeyler yerleştirip yanıma ilişti.
‘’Gelirken kestane getirmiştim. Özlemiştim odun ateşinde kestane kebap yapmayı!’’
‘’Nerden buldun şimdi kestaneyi. Çok iyi etmişsin de!...’’
‘’Annen göndermişti ya Sinop’tan. Ayancık kestanesi. Ayancık’tan panayırda almış. Yarısını evde pişirmiştik. Kalanını da saklayıp buraya getirdim.’’
Kahvaltı dışında hiç aramadığımız çayın buralarda tiryakisi oluyorduk. Kestaneyi kabuğundan ayırırken, o memleket kokusuna bulanmış lezzeti, beni alıp binbeşyüz kilometre uzaktaki doğduğum yere götürdü. Rengarenk geçen çocukluğuma, bıldırcın kuşlarına, yeşil başlı ördeklere, çıra gagaya, körelaya, ambarcı kuşlarına kadar.
Her okul açılışında ellerimize ceviz ağacından bulaşan yeşil renge, köydeki kestane ağaçlarının dikenli kozalaklarına, anneannemin yumuşak beyaz yüzüne, Şefika teyzelerin pembe dutuna, sarı, beyaz ve kırmızı incirine, nara, kirene. Bekçi Ahmet’in bahçesindeki mayhoş çay elmasına, fabrikanın günde dört öğün çalan borusuna, trene, çaydaki mercanlara, bıyıklılara, Orman Spor’a, Recep abiye, Motor Necati’ye. Her maç sonu evinin balkonunda bizi bekleyip, maçın sonucunu soran Makbule teyzeye. Çıtadan kale ağlarına. Yeşiller ormanına. Kıvrım kıvrım koylarına takıldım durdum.
‘’Bir çay daha?’’
Yüz yıllık uykudan uyanır gibi döndüm yüzümü. Nerelerde dolaştığımı bildiği için usulca sıyırdı sesi dalgınlığımdan...
‘’Kestanenin kokusu beni doğduğum yere götürdü!’’ diyebildim. Uykumuz gelince, kıvrılıp yattık çocuklarımızın iki yanına usulca...
Bayram arifesine davul sesi ile uyandık. Sitede bizden başka kimsecikler yoktu. Bu davul sesi de neyin nesiydi. O kadar yakından geliyordu ki sesi. Sanki davulcu evimizin duvarına yaslanmıştı yorgunluğundan. Çocuklar da uyandı. Yatağın içinde, şaşkın ürkek birbirimize bakındık. Henüz gün aydınlanmamıştı. Sıkı sıkıya kapalı perdelerin ardı zifiri karanlıktı. Işığı yakmadan, ses de çıkarmadan, bir süre korkuyla bekleştik.
Davul sesi, usulca uzaklaştı korkularımızın arasından. Sahura kalkmadan son orucumuza niyet ettik. Günün ilk ışıklarına kadar tekrar uyumuşuz. Sabah, duyduğumuz davul sesini birbirimize anlattık. Hepimiz duymuştuk. Daha önce burada, hiç davul sesi ile sahura kalkmadığımızı andık.
Eşim nokul, kurabiye yaptı. Güzinenin üstünde karnabahar pişirdik. Yanına pilav ve tarhana çorbası. Günümüz böylece geçti.
Bayram sabahı büyük oğlumla birlikte kıldık Babakale’nin asırlık camisinde bayram namazını. Camiden çıkan, kapısına diziliyor, sonra çıkan sıradakileri bayramlayıp, sıranın sonuna geçiyordu. Biz kapıya yakındık, çabuk çıktık. Bayramlaşıp, sıraya girdik. Ardımızda Babakale sevdalısı, köyün tarih kitabı, gönüllü turist rehberi, tatlı, asırlık Kazım baba belirdi. Kucaklaşıp bayramlaştık. Ellerini öptük.
Dün sabahki davul sesini anlattım;
‘’Yok evlat davul mavul. Sizin oralarda kışın kimsecikler kalmaz. Fiş dede de rahmetlik oldu. Davulcu kim var ki, kime gelsin oralara!...’’
Haklıydı. Sitede gece bekçisi bile yoktu!
Bayramlaşma bitti. Herkes evlerine dağıldı. Kazım baba koluma girdi. Caminin yanındaki Mesut’un kahvesine kadar yürüdük. Ahşap masalardan birine oturduk.
‘’Oğlum bize üç açık çay ver!’’ diye seslendi.
Özcan ağabeyi sordu. İyi olduğunu duyunca sevindi.
‘’Depremde bir şeyler oldu sizlere diye çok korktum. Şükür ki iyisiniz.‘’
Babakale suyuyla demlenmiş, balık kokuları ile yoğrulmuş, tortusuna mis gibi dostluk sinmiş çaylarımızı içtik. Bana gönderdiği osmanlıca yazıların yeni türkçeye çevrilmiş metinlerini verdim. İtina ile iç cebine yerleştirdi. Teşekkür etti.
‘’Yabancılar gelip gidiyor. Kaleyi, camiyi, çeşmeyi anlatıyorum. Onları gezdirip, köyümüzü tanıtırken yılların yorgunluğunu unutuyorum.’’
Gençlere taş çıkartan çevikliği ile bizi arabamıza kadar uğurladı. Köyden çıkıp uzaklaşana kadar ardımız sıra sevgi kokan ellerini salladı durdu...
Sitenin kapısında bekçi Ender’le bayramlaştık. Elimize bir şişe yağla, yeşil zeytin tutuşturdu.
‘’Yağ bizim bahçenin, zeytin sizin bahçenin!’’
Eve gelince küçük oğlum kapıda karşıladı. Eşim de kahvaltıyı hazırlamıştı.
Ailece bayramlaştık. Elimdekileri masaya bıraktım.
‘’Bak bu çizik zeytinler bizim bahçeninmiş!’’
Ben terasa çıkıp, bahçemizdeki zeytin ağacının dallarına dokunurken, büyük oğlum da, bayramlaşırken öptüğü köylülerden birinin ellerinin kereviz gibi koktuğunu anlatıyordu!

Turan Gökmenoğlu
Göztepe, 23 Şubat 2006