Anı yazılarım...

turan

Ayancık'ın Çay Elması

Çocukluk günlerimi geçirdiğim Ayancık’ta, anılarıma sinen en önemli olgu, ‘’Çay Elması’’.
Köprübaşı’nda doğduğum ev, Tahsin amcanın (Çelik) üç katlı ahşap eviydi. Önünde su kuyusu, yanında beyazdan pembeye dönen ve üçgen şeklindeki meyvesiyle dut ağacı. Arkasında nar, kara dut, beyaz ve siyah incir, mürdüm eriği ağaçları. Yüzünü şimdi hiç anımsayamadığım Bekçi Ahmet’in evi ve bahçesi, yan komşumuz. Benim asıl sevdalım bu bahçedeki kocaman Çay Elması ağacı.
Diğer elmalardan çok farklı bir görünümü var. Daha çok yumurtaya benziyor. Rengi açıktan koyu yeşile değişiyor. Yaz güneşi, elmanın kendine bakan yanına tatlı bir pembelik verir. Hani biraz utandığımızda elmacık kemiğimizin etrafında kendiliğinden oluşan pembelik gibi. Bahçeye, Bekçi Ahmet amcadan korkumuza giremiyoruz. Kuş lastiği ile pembesi en can alıcı olanına nişan alıp düşürürsem, o gün benim bayramım. Bahçe yola meyilli olduğu için, sapanla vurduğum elma, neredeyse kendi kendine avucumun içine yuvarlanıyor.
Doğduğum küçük kasaba ile ilgili pek çok şeyi, zaman aklımdan silip süpürüverdi. Kolay değil, ülkemiz bin bir sıkıntılı dönemden geçiyor. Yaşımız da elliyi geçmeğe başladı. İlgimiz ister istemez başka yönlere dağıldı.
Aklımdan bir sürü anılar, isimler ve yüzler silinse de, Ayancık’taki evimizin yanındaki bahçede bulunan, Çay Elması ağacını, onun mayhoş tadını, kokusunu unutmam mümkün değil. Bekçi Ahmet, aramızdan ayrılalı uzun yıllar olmuştur. Babalarımızın akranıydı. Çay elması fidanını bahçesine dikerken, kim bilir neler düşünmüştür. Yattığı yerinde nurlara bürünsün. O ağacı, benim doğduğum yerle ilgili anılarımı süslemek için diktiği, aklının ucundan bile geçmemiştir.
Ayancık’tan ayrılalı neredeyse otuz beş sene oldu. Memleketimle ilgili en çok çay elmasının hasretini çekerim. Ülkemin neredeyse yarısını dolaştım, hiç bir yerde çay elmasına rastlamadım. Ayancık’ta ve çevresinde yaşayan dostlarım. Bahçenizde atalarınızdan kalma ‘’Çay Elması’’ ağacı varsa, lütfen ona gözünüz gibi bakın. Hatta onu türetin, eşinize dostunuza dağıtın. Fırsat bulursanız bir fidan da bana gönderin. O benim, doğduğum topraklarla olan en büyük gönül bağım. Kimin bahçesinde olduğu önemli değil. Memleketimin bir yerinde olduğunu bilsem, bana yeter.
Eşim iki yıldır yağlı boya resim kursuna gidiyor. Bu yıl sınıfına yeni bir arkadaş katıldı. Diğer arkadaşlarından farkı, o bir Sinop’lu. Aralık ayında Sinop’a giderken eşime sormuş, ‘’oralardan bir isteğiniz var mı’’ diye. Sinop tereyağı, peyniri ve cevizi istedik. Sağ olsun gelirken getirdi. Bahçesinden topladığı elma ve kış armudu da getirmiş. Elmaları yıkarken elime bir tanıdık değdi ‘’Çay Elması’’. Sevgilimle bu vesileyle tekrar buluşmuş olduk. Memleketimin çay elması, benim için en güzel sevgililer günü armağanı oldu.
Sevgiyle kalın.

Turan Gökmenoğlu
İstanbul, 15.02.2009

Biblocu Ahmet Ağabey

Memleketinden uzakta bir Ayancık'lı iseniz, postadan çıkan gazetelerde, yada yörenizin web sitelerinde, önce vefat haberlerini okursunuz. Eskiler hep böyle söylerdi. Ben de böyle yapıyorum. Zaten bir avuç tanıdığımız kaldı, kim bilir aralarından kimler eksildi diye. Gazetenin sayfalarını çevirirken veya tuşlar üzerinde gezinirken, içinize bir sancı düğümlenir.
Bu gün www.ayancuk.com sitesine girince önce vefat haberlerini okudum. Ateş düştüğü yeri yakar derler. İsimleri hatırlamaya çalıştım. Biblocu Ahmet ağabeyi kaybetmişiz. İçime bir ateş düştü. Onu görmeyeli kim bilir kaç yıl oldu. Ama oralarda bir yerdeydi. Yaşadığını biliyordum. Onu kaybettiğimizi öğrendiğimde, onunla olan güzel anım canlanıverdi gözlerimin önünde. Tüm Ayancık’lıların, yakınlarının, ailesinin başı sağ olsun...
O yıllarda on beş yaşlarındayım. Ayancık Ortaokulu’nu bitirdim. Ekonomik nedenlerle liseye gidemedim. Çalışıp para kazanmam lazım. Hem aileme katkıda bulunmak, hem de eğitim hayatımı sürdürmek için. İçimde öyle büyük bir ateş yanıyor ki, ne bulsam okuyorum.
Evimize giren bir gazete yok. Mahalle arkadaşım Hüseyin’lere günlük bir gazete alınıyor. Onlara her gidişimde, gazetenin kalan sayfalarını alıp okuyorum. Tefrika öyküleri, resimli romanları, ilgi alanıma giren yazıları kesip biriktiriyorum.
O zamanlar, eski gazetelerden kesekağıdı yapılırdı. Eve gelen kesekağıtlarını da açıp okuyorum. Bazen kız kardeşimin arkadaşları, toplanıp kesekağıdı yapıyor, satıp parası ile sinemaya gidiyorlar. Ben onların gönüllü yardımcısıyım. Amacım eski gazeteleri kesekağıdına dönüştürmeden, işime yarayan yazı ve şiirlere önceden ulaşağabeylmek.
Yaz tatilinde elime Ayancık Gazetesi geçti. Arka sayfasında küçük bir ilan, ‘’Çırak Aranıyor’’ Matbaanın sahibi rahmetli Bahattin Karakaş, Okullar Pazarı kırtasiyesinin de sahibi. Matbaa Şadırvan Caddesi’ndeki meydanda, Dr. Haşim Örnek’le aynı yeri paylaşıyor. Matbaaya gittim. Kemal usta beni hemen işe aldı. Hatta çıraklık yapmadan direk kalfa oldum.
Matbaada eğitim düzeyi en yüksek benmişim. Elime bir kumpas verdi. Kurşun harf kavaletinin önüne oturduk. Bana yazı dizmesini öğretti. El becerim, merakım her şeyi çabucak öğrenmemi sağladı. Bir süre oradaki matbaada çalıştık. Sonra matbaa Fabrika Caddesi üzerindeki, Bahattin ağabeyin evinin altına taşındı.
Bu yeni yerle evimizin arasında üç ev var. Birkaç adımda evden matbaaya ulaşıyorum. Cumartesi ve Pazar günleri gönüllü ve ücretsiz işe gelmeye başladım. Kağıt kesme makinasında kağıt kesmeyi, bıçak değiştirmeyi ve pedalda kartvizit basmayı öğrenmek için. Gazetenin tüm yazıları elimden geçtiği gibi, matbaada ne bulursam okuyorum.
Gazetenin eski arşivini keşfettim. İlk çıktığı günkü sayısına kadar okudum. Hatta daha önce çıkan, Yeşil Ayancık, Ayancık Sesi gibi gazetelerin eski sayılarını bile buldum. Bu eski gazeteleri okurken, baskı tekniği, mizanpajı gibi, matbaacılık yanımı geliştirecek incelikleri de araştırıyordum.
Bahattin ağabeynin dükkanında sattığı kitaplardan alıp, matbaada bir kütüphane oluşturdum. Kitapları hem okuyorum, hem de mahalle arkadaşlarıma ödünç olarak veriyorum. Onların da okumasını sağlıyorum.
Tağabey bu arada haftanın Perşembe ve Cuma akşamları, Fabrika Sineması’nda garsonluk yapıyorum. İlyas amcanın yanında. Düğün, nişan eğlenceleri olursa cumartesi ve pazarları da çalışıyorum.
Kazandığım tüm paramı aileme verdiğim için başka arayışlar içine girdim. Boncuk kullanarak tesbih, kelebek broş ve kolye, minik papuçlardan kolyeler, takılar, kağıttan kemerler yapıyorum.
Çamurcu’dan topladığım istiridye kabukları ve salyangozlar var. Küçük salyangozlarla anahtarlık yaptım. Büyüklerinden de küllük. Üçgen bir kontraplak kestirdim. Üç köşesine birer istridye yapıştırıp ayak yaptım. Arka yüzünün etrafını deniz kabukları ile çevirdim. Bir köşeye salyangoz küllük, diğer köşeye sigaralık, üçüncü köşeye de kibritlik yaptım. Kabuklarla süsledim. Kalan yerlerin tümünü kumladım. Deniz kabukları ve salyangozu vernikledim. Güzel bir sigaralık çıktı ortaya.
Bu yaptığım bibloyu çevremdeki herkes çok beğendi. Bunları üretip satağabeylirsin dediler. Yine çıtalardan resim çerçeveleri yapıyorum, ağaç köklerini vernikliyorum, ağaçtan oyuncaklar yapıyorum.
O günlerde, fabrikada çalışan bir ağabeyimiz var. Ahmet Karasu, Biz onu Biblocu Ahmet diye tanıyoruz. Gazeteci Kadem amcanın Şadırvan Caddesi’ndeki gazete dükkanının biraz ilerisine, şirin bir dükkan açtı. Kendi yaptığı bibloları sergileyip satmak için.
Yaptığım sigaralığı paketleyip dükkanına gittim. Ahmet ağabey çok ilgilendi. Paketi açtı. Biblomu beğendi. Vitrini aralayıp yer açtı. Benim biblomu vitrinine koydu.
‘’Satılınca parasını veririm. Sen yenilerini yapmaya başla şimdiden. Başka ürünlerin varsa, onları da getir’’ dedi.
Ahmet ağabey sözünü bitirmeden, dükkana genç bir hanım girdi. İkimizin de şaşkın bakışları arasında benim biblomu beğendiğini ve görmek istediğini söyledi. Beş dakika önce vitrine koyduğu biblom, beğenilip satıldı. Ahmet ağabey, müşterinin ödediği paradan çok az bir kısmını alıp, kalanını bana verdi. Bu benim ilk satılan ürünüm ve ilk kazancımdı.
Bu gün ayancuk.com sitesine girdiğimde gözüme ilişen vefat ilanlarını okurken, Ahmet Karasu’nun, yani Biblocu Ahmet ağabey’nin vefat ettiğini öğrendim. Yüreğime bir hançer saplandı.
Ahmet ağabey, mekanın cennet olsun. Allah rahmet eylesin. Ailesine ve tüm sevdiklerine, Ayancık’lılara sabır diliyorum.

Turan Gökmenoğlu
Kadıköy, 08.01.2010

Davul-Zurna Sesinde Ayancık-Sinop Yolculuğu

5 Kasım 2008 sabahı İstanbul’daki evimizden üç yıldır ayrı kaldığımız memleketimize gitmek üzere yola çıktık. Sabahın mahmurluğu yüzümüzden akıp giderken, İstanbul’un kalabalık yolları tenhalaşmaya ve yerini İzmit yeşilliğine bırakmaya başladı. Şehir merkezi tabelasını geçip yolun dağlara uzanan kıvrımlarına tırmanırken, çok sevdiğim ve geçen yıl kaybettiğim sevgili Özcan ağabeyimi anarak Adapazarı ovasına doğru yollandık.
Bir gün önce küçük kardeşimin 18 yıldır süren çocuk özleminin sonuna geldiğini öğrenince sabahın ilk ışıkları ile doğduğum yere yapacağımız yolculuğun hazırlığına başlamıştık. Kardeşimi babalık heyecanında yalnız bırakmak olmazdı.
Sapanca gölünün kenarından geçerken eşimin doğduğu ve yaşadığı kasabayı, Bolu dağlarını ve tünelini geçerken de arkadaşım Muammer’i andık. Gerede’ye kadar yolculuğumuz otoyolda sürdü. Buradan Karabük - Kastamonu sapağına girdik. İlk Sinop tabelasına burada rastladık.
Otoyolu oldum olası sevmem. İstediğimden daha hızlı araba kullanmak zorunda kaldığım için. Karabük, Demir Çelik tesislerinin tozu dumanı altında solmuş, iki tepe arasından gülümsemeye çalışırken aracımız Kastamonu’ya doğru ilerlemeye başladı. Buralar doğduğum toprakların ikiz kardeşine benzer. İnsanları sıcak, yardımsever, güler yüzlü ve cana yakın, evleri, ağaçları, dağları ve doğal yapısı Sinop’un aynısı…
Sarımsak diyarı Taşköprü’yü geçince Hanönü’nde, uzun zamandır memleket özlemi çeken İbrahim arkadaşımızı andık. İçimi tarifsiz bir heyecan kapladı. Artık her an Ayancık tabelasına rastlayağabeylirdik. Beni bundan fazla heyecanlandıran başka bir kelime olamaz. Yüreğim yerinden oynarken Ayancık tabelası bizi karşıladı. Özlemimi, Ayancık’ı Boyabat’tan ayıran sıra dağlara serperek Sinop yoluna devam ettik.
Karnımız acıkmaya başlamıştı. Boyabat sapağını geçince Dıranaz dağlarına sardık. Yol kenarlarında küçük çocuklar kızlı erkekli topladıkları böğürtlenleri satıyorlardı. 1.5 ile 5 YTL arası sattıkları böğürtlenleri tadarak ve onlarla sohbet ederek yolculuğumuz sürdü. Yolun kenarındaki lokantada kuyu kebabı ve mangalda kuzu pirzola biftek, domates, biber eşliğinde kaymaklı manda yoğurdu yedik. Çay suyunda demlenen çayımızı da içip yola koyulduk.
Ata topraklarını, yol kenarındaki Gökmenoğlu çeşmesini ve babamın mezarını dualarla uğurlarken kardeşimin mutlu haberi geldi. Yeğenim Mustafa (rahmetli babamın adı) Sarp sağlıkla dünyaya gelmiş. Heyecanımız artarken Gerze sapağını da geçtik. Sinop girişinde, Ayancık sapağındaki yeni Atatürk Devlet Hastanesi’nin merdiven başında kardeşim Kurtuluş’la karşılaştık. Kendimizi küçük Mustafa’nın yanında bulduk. Kırmızı yüzlü mini minnacık bir bebek. Gözleri yumuk. Tıpkı büyük oğlum Emre’nin bebekliği.
Annem ve bacımı ağabeyimin evinde bulduk. Geleceğimizden habersizdiler. Sarılıp koklaştık. Ertesi gün Muhittin ağabeyimle ve eşimle balığa çıktık. İki istavrit ve birkaç mezgit yakaladık. Ben hiç tutamadım. Dönüşte bağlandığımız teknedeki komşular mangalda ızgara istavrit, domates ve biberi, Sinop pidesi ile ikram ettiler. Bu güzel balık ızgarayı yiyerek limana döndük. Denizde bir sürü tekne, çoluk çocuk, hatta bebekli aileler etrafımızda dönüp durdular. Denizin üzeri mutlu insanlarla doluydu. Bir kez daha doğduğum şehirle ve hemşehrilerimle iftihar ettim.
Üçüncü gün Akliman’daki dostlarımızın evinde misafir olduk. Ayancık ve Sinop’lu yakınlarımızın oluşturduğu nezih ve havuzlu bir siteleri var. Havuza girdik. Klorlu su gözlerimi yaktı. Akşama bizi meydandaki Kule Lokantasına götürdüler. Güzel, seçkin bir yer. İskender kebabı harikaydı. Çok tatlı ve hoşsohbet lokanta sahibi bizi çok güzel ağırladı. Kardeşlerimle ilgili övgü dolu sözler söyledi. Gururumu okşadı.
Gece Sinop Festivali’nin müziği eşliğinde sahil boyu yürüdük. Sanki yediden yetmişe tüm Sinop’lular sokaklara dökülmüştü. Yalnız iskele karanlıktı. Sinop’un en güzel gezinti yeri ışıl ışıl olmalıydı. Kadın erkek bir sürü balıkçı, kamışın ucunda balığın titremesini heyecanla bekliyordu. Geceyi Akliman’da yakınlarımızın evinde geçirdik. Sabah havaalanına inen ve kalkan uçakların sesi ile uyandık.
Perşembe pazarından köy tereyağı ve peynir aldık. Sahil yolundan Ayancık’a giderken, yol kenarlarının yeşil örtüsü beni yine inandırdı ki, cennetin bir ucu mutlaka burada olmalı. Yemyeşil ağaç denizi gözlerimizi okşadı. Yol kenarında köylü kadınlar elma, armut ve taze fındık satıyordu. Biraz alışveriş, biraz sohbet İncemeydan’ı geçtik. Sarıçam’da teyzemi ziyaret ettik. Önder bize bir kuzu kestirdi. Bir de balık sepeti satın aldık. Her adımda biraz daha Ayancık’a, doğduğum topraklara yaklaştık. Fabrika köprüsünden geçip, hastane karşısında ev yemekleri yapan kuzenim Muhammet’in lokantasına geldik. Yanımızda getirdiğimiz etleri, tereyağı ve peyniri derin dondurucuya yerleştirdik. Kuzenim Yıldız’ın kendi elleri ile ikram ettiği istim kebabını yedik. Oradan yakınımız doktor Necati’nin evine geldik.
Yeğenimiz Özge’nin akşama kına gecesi vardı. Davul zurna eşliğinde Öğretmen Evi’ne geldik. Hanımlar eğlenirken erkekler dağıldı. Ben de üç yıldır görmediğim kasabamı gezeyim dedim. İskele meydanından iskeleye yürüdüm. Burada da kadın erkek balık tutuyordu. Aileler sahil boyuca geziniyor, parklarda oturuyor, kabak çekirdekleri çıtlatılıyor, çaylar içiliyor. Ayancık’ı bir uçtan bir uca gezdim. Ne ben kimseyi tanıyağabeyldim, ne de kimseler beni tanıdı. Bazı yaşlı simaları tanır gibi oldum. Ama kimseleri çıkaramadım. Doğduğum ve aşığı olduğum şehrin yollarında bir yabancı gibi dolaştım.
Gece mis gibi Ayancık havasını soluyarak uyudum. Gün boyu evin önünde Sinop Gerze Halk Oyunları ekibinin davul zurnası ile Ayancık ve Sinop ezgileri çalındı. Yüreğimin ve bedenimin her zerresine davul zurna sesi işledi. Gözlerim buğulu buğulu Ayancık türkülerini dinledim, davulcuların oyununu izledim.
Sahilde Muhammet’in işlettiği havuzlu parkta Nurettin ve Rıdvan beylerle çayımızı yudumlarken çocukluk arkadaşım Ömer de aramıza katıldı. Oradan buradan, anılardan, eskilerden, yenilerden konuştuk.
Gece fabrika yemekhanesindeki düğüne konvoy halinde katıldık. Birkaç tanıdık yüz, birkaç isim, ama hiç tanımadıklarım bile kardeşlerim kadar yakındı. Kalabalık, sıcak ve güzel bir düğün oldu. Orkestra klavyede Cihat ve kanunda Nuri’den ibaretti. İkisi de eşimin kuzenleri. Hem çaldılar hem söylediler. Daha sonra sevgili Utku da birkaç şarkıyla geceyi renklendirdi.
Sabah erkenden kalkıp, kuzenimin lokantasından eşyalarımızı aldık. Yeğenim Gülay da bize katıldı. Ayancık henüz uykusunda iken biz İstanbul’a doğru, diğer yeğenimin o akşamki düğününe katılmak üzere yola çıktık.
Özge ve eşine mutluluklar, Sinop ve Ayancık’taki tüm sevdiklerimize hoşça kal dilekleriyle yeğenim Seda ve Yalın’ın düğününe yetiştik. Daha sade, ama daha samimi küçük bir düğünle gecemiz noktalandı.
Ayancık ve Sinop’un büyülü tadı damağımda kaldı…

Turan Gökmenoğlu
İstanbul, 13 Ağustos 2008

Sahibini Arayan Taş ''OPAL''

Bundan yaklaşık on yıl kadar önceydi. Acıbadem Dörtyol’daki işyerimizde hem matbaacılık yapıyor, hem de değerli taşlarla takı ve tablolar hazırlıyorum.
Şile’li şair dostum Atılay Erge’nin ‘’Şile Aşktır’’ adlı şiir kitabını bastığımız günler. Şile sevdalısı şair dostum Üsküdar’dan geçerken bir evin önündeki taş yığınını ve bu taşların işyerimizdeki değerli taşlara olan benzerliğini fark ediyor.
Birlikte aracımıza binip cezaevinin karşısındaki taşları ve aynı apartmanda oturan sahibini bulduk. Taşların Eskişehir’den getirildiğini, kapı önünde birer ikişer eksildiğini, istersek bize satağabeyleceğini söyledi. Taşları satın alıp aracın bagajına yükledik. Yavaş yavaş işyerimize kadar geldik. Taşların ağırlığından arabanın arkası yola değdi değecek. Taşları içeriye taşıdık. Yıkayıp kuruladık. Doğal haldeki ‘’Eskişehir Opal’’i işyerimizin süsü oldu.
Taşların içindeki en büyük parçayı dışarıya, dükkan vitrinimizin önüne çıkardık. Toz tutmasın ve gerçek rengini yansıtsın diye vernikledik. Kısa sürede işyerimizin önünden geçenlerin ilgi odağı oldu. İşyerimiz ‘’Önünde koca bir kaya olan taşçı’’ diye anılır oldu. Bu dönemde Atv ve Anadolu Tv’de canlı televizyon proğramlarına konuk olduk.
Birkaç yıl sonraydı. Her yıl olduğu gibi haziran sonlarında işyerimizi kapatıp, Babakale’ye yazlığımıza gittik. Ordaki dükkanımızı açtık. Tatil bitip İstanbul’a işyerimize döndüğümüzde büyük bir sürprizle karşılaştık. İşyerimizin önündeki Sarayardı Caddesi kaldırımları dahil, Acıbadem Dörtyol ışıklarından Hasanpaşa’ya kadar kazılmış. Yol 1 metre aşağı inmiş. İşyerimizin kapısına tırmanıp içeri girdik.
İlk işim kaldırımdaki Opal taşını aramak oldu. Görevlilere sorduk. Komşuları araştırdık. Taşımızdan haber yok. Kimse nereye gittiğini bilmiyor. Elli kilodan ağır, iki kişi zor kaldırdığımız taşımız kayıp.
‘’Opal’’ benim hayatımda tanıdığım en özel ve gizemli taş. Kolay kolay kimse onu sahibinden ayıramaz, o istemedikçe. Çünkü Opal sahibini kendi seçer. İstemediği yere onu hiç kimse götüremez. Eninde sonunda iki sevgili gibi birbirlerine kavuşurlar. Ben bu duygularla taşımı aramayı bıraktım. Onunla mutlaka tekrar bir araya geleceğime inanarak taşlarla olan serüvenimi sürdürdüm.
Dört yıl once işyerimizin mülkü satılınca bunu işaret kabul ederek ticaret hayatından kendi yuvama çekildim. Taşlarla ve gerçek müşterilerimle olan ilgimi web sitemiz üzerinden sürdürdüm.
Değerli taşlarla tanıştığım yaklaşık onbeş yıldır bir düşüm vardı. Taşlarla resim yapmak. O ilk yıllardan beri taşları kullanarak tablolar yapıyordum ama bu resim yapmak değildi. 2008 yılında bu fırsatı yakaladım ve çakıl taşlarını kullanarak yüreğimden gelen esintiye kapılıp resim yapmaya başladım.
Opal taşı aklımdan çıkmıştı artık. Ama umudumu hiç kaybetmedim. Geçen hafta cuma günü aracımı Fikirtepe’de Yavuz ustaya bıraktım. Rot başları değişecek. Hızırbey Caddesi’nden yürüyerek eve dönerken kaldırımda bir taşa rastladım. Yarısı yeşile, yarısı kahverengiye bulanmış. Eğilip dokundum. Eski dostum Opal taşı.
Aradan 6-7 yıl geçmişti. Ama sahibini arayan taş, onu yeniden buldu.
Çakıl taşlarının ve tüm değerli taşların kendine has gizemli bir dünyası var. Gönül gözünüzü açarsanız o büyülü dünyayı görür, siz de taşların büyülü sesinden şarkılarını duyarsınız.
Taşların renkli dünyasıyla renkli bir hayat sürmeniz dileğiyle.

Turan Gökmenoğlu
İstanbul, 21.05.2009  



Ayancık Zeytini

Zeytin ile ilgili iki anım var. İlk anım İstanbul'da, ikincisi Turunç'ta geçiyor.
Doğduğum günden beri ağzıma zeytin sürmedim. Ne zaman yemeğe yeltensem, ağzımda şiddetli bir acılık duyarım ve yiyemem. Hatta anneme her karşılaştığımızda hafif yollu sitem ederim. ‘’Çocuk yaşımda bana zeytin yemeği niçin öğretmediniz!’’ diye. Anneciğim de üzülür, ‘’Zeytin yemenin öğretmesi mi olurmuş. Dört kardeşin zeytin yerdi, sen yemezdin’’ derdi.
Anneciğim haklıydı, zeytin yemenin öğrenmesi mi olur. Neden bilmiyorum, bana çok acı gelirdi ve çok istememe rağmen yiyemezdim.
1975 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanıp İstanbul’a geldim. Fatih Çarşamba’da bulunan Sinop Öğrenci Yurdu’nda kalıyorum. Üç yıl sonra, siyasi olaylar nedeniyle barındığımız yurt kapatıldı. Altı ay kadar Karagümrük’te oturan akrabalarım Ayhan Yenge ve Mehmet dayımın evinde kaldım. Daha sonar yine aynı mahallede Batı Trakya’dan okumaya gelen (Gümülcine=Yunanistan) Mustafa Süleymanoğlu arkadaşımın evine taşındım. Yıl 1979. Aynı evde İbrahim, Adnan ve Hasan adında üç arkadaşım daha kalıyor. Dördü de Gümülcine’li.
Oradan gelirken kalamata zeytini (biz eşek zeytini deriz) getirmişler. Zeytin gerçekten eşek gözü kadar hem büyük, hem güzel ve çekici. Birlikte kahvaltı yaparken kalamata zeytini sürekli aklımı çeliyor. Bu güzel zeytin ve güzel arkadaşlarım sayesinde zeytin yemeğe alıştım. Tam yirmiiki sene zeytinsiz bir hayat yaşamışım. Zeytinsiz geçen bu yirmiiki seneyi, hayatımın en büyük kaybı diye düşünüyorum.
İkinci zeytin hikayem de Muğla, Marmaris’in Turunç köyü ile ilgili. Turunç daha sonra belde oldu.
1985 yılının temmuz ayında, eşimin rahmetli ağabeyinin önerisi ile, Marmaris’in Turunç Köyü’ne gittik. Yaz tatilimiz rüya gibi geçti. O yıllarda Turunç’a kara yolu bağlantısı yok. Eşim ve üç yaşındaki oğlum Emre ile rıhtıma yürüdük. Kahverengi bir valizimiz var. Turunç’a gidecek motoru bulduk. Ağabeyimizin önerdiği ‘’Orfoz’’ teknesini ve kaptanı Hüseyin Alper’i sorduk. Esmer, kıvırcık saçlı bir delikanlı gülümsedi bize. Valizimi kaptı, teknesine çıkardı. Hareket saatini söyledi. Biz de bu arada, ilk defa gördüğümüz Marmaris’i gezme fırsatı bulduk.
Güzel bir deniz yolculuğu ile, yarım saatten uzun bir sürede Turunç’a geldik, Çardak Lokantası’nın önündeki tahta iskeleye yanaştık. Turunç köyünü uzaktan gördüğümüzde çok etkilendim. Son burunu döndüğümüzde önümüze Turunç Köyü’nün eteklerine kurulduğu yemyeşil yüksek bir tepe, eteklerinde zeytinlikler arasında şirin bir köy ve derin bir koy, kumsalın hemen ardında sıra sıra dizilmiş lokantalar ve çay bahçeleri vardı.
Lokantaya indik. Güzel bir öğle yemeği yedik. Hesabı bizim adımıza Orfoz kaptan ödedi, yerli halka farklı, misafirlere farklı fiyat uygulanıyormuş. Tatil yaptığımız tüm yörelerde bu sıkıntıyı hep yaşadık. Hatta yabancı turist iseniz rakam biraz daha yükseliyor.. Yani buralarda üç ayrı fiyat uygulaması yapılıyor.
Böyle bir şeyle karşılaştığımda canım sıkılır, hep aklıma memleketim gelir. Bizde de yabancıya daha büyük ilgi gösterilir. Hiç bir esnafımızın aklına, fazla fiyat söylemek gelmez. Pek çok şeyden para bile alınmaz.
Yemekten sonra Orfoz kaptan bizi kayın pederinin evine yerleştirdi. Kendi evindeki pansiyon olarak kullandığı tüm odalar doluydu ve boşanana kadar biz karşı evde kaldık. Turunç o kadar sıcak ki, kaldığımız odaya girince yüzümüze dolaplardan sunta sıcaklığı vuruyor.
Ev yeni yapılmış, banyo ve tuvaleti var ama içi döşenmemiş. Tüm evlerin tuvaletleri bahçede. Hanım veya çocuk tuvalete gideceği zaman üçümüz birlikte gidiyoruz. Bu gündüz de, gece de aynı. Gece ilaveten el feneri veya gaz lambası kullanıyoruz.
Evin mutfağı da var, ama hem bulaşık yıkamak, hem de yemek yapmak için mutfağı kullanamıyoruz. Her şey dışarıda yapılıyor. Bahçede ocak var, yemeği ve özellikle kızartma ve mangal işlerini orada yapıyoruz. Bu da bizim en zevk aldığımız yemek pişirme işi.
Ev sahibimiz İnce Mehmet ve Durkadın teyze çok iyi insanlar. Bahçede her şey ekili. İstediğimizi taze taze toplayıp satın alabiliyoruz. Pansiyonların önünde bordo renkli erik ağacı var. Yuvarlak ve kocaman bir meyvesi var. Özellikle kompostosu çok güzel oluyor. Evin arkasındaki damda büyük, küçük baş ve kümes hayvanları var.
Bahçenin diğer ucunda bir kuyu, yanında da kocaman bir kara dut ağacı var. Dut ağacı ile evin arasında sıra sıra mürdüm eriği, beyaz dut ve limon ağaçları var. Bahçede mısırdan domates ve bibere kadar her sebze ekili. Salatalara bol bol yabani semizotu doğruyoruz. Orada semiz otu sadece hayvan yemi olarak kullanılıyormuş. Biz salata yaptığımız gibi, yoğurt ve sarmısakla güzel mezeler de yapıyoruz.
İnce Mehmet amcanın iki metrelik küçük bir sandalı var. Ara sıra balığa çıkıyor, yakaladığı Orfoz balığını evin önündeki beyaz dut ağacına asıyor. Sonradan öğrendiğime göre bunu sırf beni imrendirmek için yapıyormuş. Ben orfoz balığı ile ilk kez Turunç’ta karşılaştım. Hani balığı ailesinden, eti çok lezzetli bir kaya balığı cinsi ve bu yöreye has bir balık.
Yaklaşık 3-4 kilogram ağırlığındaki balığı Mehmet amcadan satın alıyorum. Orfoz kaptanla birlikte kuyunun başına gidip, balığın derisini tulum çıkarıyoruz. Balığın eti her tür pişirmeye uygun. Tavası, mangalı, şişi, buğulaması ve özellikle baş kısmından çorbası yapılıyor. Kızı Nilüfer ile birlikte maydanoz ve pirinç kullanarak çorbasını yapmıştık ve çok lezzetliydi.
Köyde bir tane telefon var, o da yemek yediğimiz çardağın içindeki küçük bir odada. İstanbul’daki matbaamla tüm iletişimi o telefon yardımıyla sağlıyoruz. Telefon geldiğinde, lokanta sahibinin oğlu gelip bizi denizde veya evde buluyor. Eşim sabah erkenden kahvaltıyı hazırlarken, öğle yemeğimizi de pişiriveriyor. Kahvaltıdan sonra denize gidiyoruz. Öğle yemeğine eve gelip, yemekten sonra tekrar denize dönüyoruz ve bu deniz sefası akşam saatine kadar sürüyor.
Her gün saat onbirde Marmaris’ten teknelerle turist kafileleri geliyor. Saat 15-16’ya kadar kumsal şenleniyor, o saatten sonra kumsal tekrar eski sessizliğine dönüyor. Turlarla gelen turistlerin çok büyük oranı yabancılardan oluşuyor.
Orfoz kaptan, çevre gezilerine çıktığında, biz de katılıyoruz ve Marmaris’in büyülü koylarını tanıma fırsatı buluyoruz. Boş zamanlarında kayın pederinin kayığını alıp balığa çıkıyoruz. Bunun dışında da küçük oğlumu alıp tüm koya yayılan lokantaların önündeki tahta iskelelerden veya kayalıklardan karagöz, mercan, işkaroz ve hani balığı tutuyoruz. Orada yazılı haniye malaç, çizgili haniye çakal diyorlar. Kaptanın eşi balık sevmiyor, sadece malaç balığı yiyor.
Pansiyonda kalan diğer misafirlerle kısa sürede dost olduk. Gezilere birlikte katılıyoruz. Akşam yemeklerini bahçedeki tahta masalarda yiyoruz. Birbirimize yemekler ikram ediyoruz. Çoğunun adını unuttum ama yüzleri hala hafızamda. Gani ve Cihan beyler ile fırsat buldukça hala ailece görüşüyoruz.
İlk karşılaştığımızda Orfoz kaptanın söylediği güzel sözü hala aklımda. Aile çok verici ve tok gözlü.
‘’Burada parayı pulu düşünmeyin. Gönlünüze göre tatil yapın. Paranız biterse veririz. Pansiyon ücretini de gidince gönderirsiniz.’’ Diyor. Biz de öyle yaptık.
Pansiyonda kalan bir aile vardı, Almanya’dan gelen bir anne ve iki kızı. Ertesi günü kaptan onları tekneyle Marmaris’e götürecek. Oradan Dalaman’a geçecekler ve Almanya’ya uçacaklar. Kaptan benim de gelmemi istedi.
Sabah erkenden kalktık. Kaptan fırından sıcak pide aldı. Teknede iki büyük zeytin varili var. Almanya’ya gidecek aile zeytinleri satın almış. Teneke kutulara koymuşlar. Varillerin dibinde de birer kilo kadar artmış. Sabah tekneyle Marmaris’e giderken sıcak pidenin yanında, varildeki artan zeytini çıkarıp yedik. Çayımız da vardı. O sabah sıcak pideye katık edip yediğimiz zeytinin tadını hala unutamam.
Tatilimiz bitti, İstanbul’a döneceğiz. Kaptan ve ailesi ‘’Eşyalarınızı burada bırakın, nasıl olsa seneye tekrar geleceksiniz, boşuna taşımayın’’ dediler. Gerçekten de seneye tekrar Turunç’a gelmeyi düşünüyorduk. Eşyalarımızın çoğunu koliye yerleştirip orada bıraktık. Turunç’la ilgili anılarımızı bir yıl boyunca sevgi ve mutlulukla andık.
Bir yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Ertesi sene yine Turunç’a gittik. Orfoz kaptanın ve ailesinin pansiyonuna yerleştik. İlk sözüm şu oldu.
‘’Hani geçen yıl bir anne ile iki kızı vardı, Almanya’da kalan misafirleriniz. Onlara verdiğiniz zeytin varilinin dibinde artan zeytin, sıcak pide ve çayla yaptığımız kahvaltıyı hatırlarmısın. İşte ben o zeytinden istiyorum.’’
Kaptan hikayeyi hatırladı.
‘’Ha.. o mu, şimdi hatırladım. O ‘Ayancık Zeytini.’ Az çıkıyor ama size ayarlarız’’
Doğduğum topraklardaki zeytin ağaçlarını hayal meyal hatırlarım. Hatta yapraklarına sigaradan çıkan sarı ve beyaz yaldızlı kağıtları kaplardık. Memleketimin balıkçıları tarafından getirilen zeytin fidanının meyvesiyle, Ayancık’tan binlerce kilometre uzakta, iki eski dost gibi karşılaştık.
Kahvaltı yaparken ağzıma aldığım her zeytin tanesinde, bu anım aklıma gelir.

Turan Gökmenoğlu
İstanbul, 27.01.2010

 

 
Dergi Kapağı
  • Akliman'daki sitemizin bahçesinde... Turan Gökmenoğlu, Ayvacık Babakale köyü 24.04.2008

    • Her hakkı saklıdır 2010
    • İletişim, sipariş, dilek, öneri ve danışma hattı; 0532 243 32 71