Ayancık'ın Çay Elması
Çocukluk günlerimi geçirdiğim Ayancık’ta, anılarıma sinen en önemli olgu, ‘’Çay Elması’’.
Köprübaşı’nda doğduğum ev, Tahsin amcanın (Çelik) üç katlı ahşap eviydi. Önünde su kuyusu, yanında beyazdan pembeye dönen ve üçgen şeklindeki meyvesiyle dut ağacı. Arkasında nar, kara dut, beyaz ve siyah incir, mürdüm eriği ağaçları. Yüzünü şimdi hiç anımsayamadığım Bekçi Ahmet’in evi ve bahçesi, yan komşumuz. Benim asıl sevdalım bu bahçedeki kocaman Çay Elması ağacı.
Diğer elmalardan çok farklı bir görünümü var. Daha çok yumurtaya benziyor. Rengi açıktan koyu yeşile değişiyor. Yaz güneşi, elmanın kendine bakan yanına tatlı bir pembelik verir. Hani biraz utandığımızda elmacık kemiğimizin etrafında kendiliğinden oluşan pembelik gibi. Bahçeye, Bekçi Ahmet amcadan korkumuza giremiyoruz. Kuş lastiği ile pembesi en can alıcı olanına nişan alıp düşürürsem, o gün benim bayramım. Bahçe yola meyilli olduğu için, sapanla vurduğum elma, neredeyse kendi kendine avucumun içine yuvarlanıyor.
Doğduğum küçük kasaba ile ilgili pek çok şeyi, zaman aklımdan silip süpürüverdi. Kolay değil, ülkemiz bin bir sıkıntılı dönemden geçiyor. Yaşımız da elliyi geçmeğe başladı. İlgimiz ister istemez başka yönlere dağıldı.
Aklımdan bir sürü anılar, isimler ve yüzler silinse de, Ayancık’taki evimizin yanındaki bahçede bulunan, Çay Elması ağacını, onun mayhoş tadını, kokusunu unutmam mümkün değil. Bekçi Ahmet, aramızdan ayrılalı uzun yıllar olmuştur. Babalarımızın akranıydı. Çay elması fidanını bahçesine dikerken, kim bilir neler düşünmüştür. Yattığı yerinde nurlara bürünsün. O ağacı, benim doğduğum yerle ilgili anılarımı süslemek için diktiği, aklının ucundan bile geçmemiştir.
Ayancık’tan ayrılalı neredeyse otuz beş sene oldu. Memleketimle ilgili en çok
çay elmasının hasretini çekerim. Ülkemin neredeyse yarısını dolaştım, hiç bir yerde çay elmasına rastlamadım. Ayancık’ta ve çevresinde yaşayan dostlarım. Bahçenizde atalarınızdan kalma ‘’Çay Elması’’ ağacı varsa, lütfen ona gözünüz gibi bakın. Hatta onu türetin, eşinize dostunuza dağıtın. Fırsat bulursanız bir fidan da bana gönderin. O benim, doğduğum topraklarla olan en büyük gönül bağım. Kimin bahçesinde olduğu önemli değil. Memleketimin bir yerinde olduğunu bilsem, bana yeter.
Eşim iki yıldır yağlı boya resim kursuna gidiyor. Bu yıl sınıfına yeni bir arkadaş katıldı. Diğer arkadaşlarından farkı, o bir Sinop’lu. Aralık ayında Sinop’a giderken eşime sormuş, ‘’oralardan bir isteğiniz var mı’’ diye. Sinop tereyağı, peyniri ve cevizi istedik. Sağ olsun gelirken getirdi. Bahçesinden topladığı elma ve kış armudu da getirmiş. Elmaları yıkarken elime bir tanıdık değdi ‘’Çay Elması’’. Sevgilimle bu vesileyle tekrar buluşmuş olduk. Memleketimin çay elması, benim için en güzel sevgililer günü armağanı oldu.
Sevgiyle kalın.
Turan Gökmenoğlu
İstanbul, 15.02.2009
Biblocu Ahmet Ağabey
Memleketinden uzakta bir Ayancık'lı iseniz, postadan çıkan gazetelerde, yada yörenizin web sitelerinde, önce vefat haberlerini okursunuz. Eskiler hep böyle söylerdi. Ben de böyle yapıyorum. Zaten bir avuç tanıdığımız kaldı, kim bilir aralarından kimler eksildi diye. Gazetenin sayfalarını çevirirken veya tuşlar üzerinde gezinirken, içinize bir sancı düğümlenir.
Bu gün www.ayancuk.com sitesine girince önce vefat haberlerini okudum. Ateş düştüğü yeri yakar derler. İsimleri hatırlamaya çalıştım. Biblocu Ahmet ağabeyi kaybetmişiz. İçime bir ateş düştü. Onu görmeyeli kim bilir kaç yıl oldu. Ama oralarda bir yerdeydi. Yaşadığını biliyordum. Onu kaybettiğimizi öğrendiğimde, onunla olan güzel anım canlanıverdi gözlerimin önünde. Tüm Ayancık’lıların, yakınlarının, ailesinin başı sağ olsun...
O yıllarda on beş yaşlarındayım. Ayancık Ortaokulu’nu bitirdim. Ekonomik nedenlerle liseye gidemedim. Çalışıp para kazanmam lazım. Hem aileme katkıda bulunmak, hem de eğitim hayatımı sürdürmek için. İçimde öyle büyük bir ateş yanıyor ki, ne bulsam okuyorum.
Evimize giren bir gazete yok. Mahalle arkadaşım Hüseyin’lere günlük bir gazete alınıyor. Onlara her gidişimde, gazetenin kalan sayfalarını alıp okuyorum. Tefrika öyküleri, resimli romanları, ilgi alanıma giren yazıları kesip biriktiriyorum.
O zamanlar, eski gazetelerden kesekağıdı yapılırdı. Eve gelen kesekağıtlarını da açıp okuyorum. Bazen kız kardeşimin arkadaşları, toplanıp kesekağıdı yapıyor, satıp parası ile sinemaya gidiyorlar. Ben onların gönüllü yardımcısıyım. Amacım eski gazeteleri kesekağıdına dönüştürmeden, işime yarayan yazı ve şiirlere önceden ulaşağabeylmek.
Yaz tatilinde elime Ayancık Gazetesi geçti. Arka sayfasında küçük bir ilan, ‘’Çırak Aranıyor’’ Matbaanın sahibi rahmetli Bahattin Karakaş, Okullar Pazarı kırtasiyesinin de sahibi. Matbaa Şadırvan Caddesi’ndeki meydanda, Dr. Haşim Örnek’le aynı yeri paylaşıyor. Matbaaya gittim. Kemal usta beni hemen işe aldı. Hatta çıraklık yapmadan direk kalfa oldum.
Matbaada eğitim düzeyi en yüksek benmişim. Elime bir kumpas verdi. Kurşun harf kavaletinin önüne oturduk. Bana yazı dizmesini öğretti. El becerim, merakım her şeyi çabucak öğrenmemi sağladı. Bir süre oradaki matbaada çalıştık. Sonra matbaa Fabrika Caddesi üzerindeki, Bahattin ağabeyin evinin altına taşındı.
Bu yeni yerle evimizin arasında üç ev var. Birkaç adımda evden matbaaya ulaşıyorum. Cumartesi ve Pazar günleri gönüllü ve ücretsiz işe gelmeye başladım. Kağıt kesme makinasında kağıt kesmeyi, bıçak değiştirmeyi ve pedalda kartvizit basmayı öğrenmek için. Gazetenin tüm yazıları elimden geçtiği gibi, matbaada ne bulursam okuyorum.
Gazetenin eski arşivini keşfettim. İlk çıktığı günkü sayısına kadar okudum. Hatta daha önce çıkan, Yeşil Ayancık, Ayancık Sesi gibi gazetelerin eski sayılarını bile buldum. Bu eski gazeteleri okurken, baskı tekniği, mizanpajı gibi, matbaacılık yanımı geliştirecek incelikleri de araştırıyordum.
Bahattin ağabeynin dükkanında sattığı kitaplardan alıp, matbaada bir kütüphane oluşturdum. Kitapları hem okuyorum, hem de mahalle arkadaşlarıma ödünç olarak veriyorum. Onların da okumasını sağlıyorum.
Tağabey bu arada haftanın Perşembe ve Cuma akşamları, Fabrika Sineması’nda garsonluk yapıyorum. İlyas amcanın yanında. Düğün, nişan eğlenceleri olursa cumartesi ve pazarları da çalışıyorum.
Kazandığım tüm paramı aileme verdiğim için başka arayışlar içine girdim. Boncuk kullanarak tesbih, kelebek broş ve kolye, minik papuçlardan kolyeler, takılar, kağıttan kemerler yapıyorum.
Çamurcu’dan topladığım istiridye kabukları ve salyangozlar var. Küçük salyangozlarla anahtarlık yaptım. Büyüklerinden de küllük. Üçgen bir kontraplak kestirdim. Üç köşesine birer istridye yapıştırıp ayak yaptım. Arka yüzünün etrafını deniz kabukları ile çevirdim. Bir köşeye salyangoz küllük, diğer köşeye sigaralık, üçüncü köşeye de kibritlik yaptım. Kabuklarla süsledim. Kalan yerlerin tümünü kumladım. Deniz kabukları ve salyangozu vernikledim. Güzel bir sigaralık çıktı ortaya.
Bu yaptığım bibloyu çevremdeki herkes çok beğendi. Bunları üretip satağabeylirsin dediler. Yine çıtalardan resim çerçeveleri yapıyorum, ağaç köklerini vernikliyorum, ağaçtan oyuncaklar yapıyorum.
O günlerde, fabrikada çalışan bir ağabeyimiz var. Ahmet Karasu, Biz onu Biblocu Ahmet diye tanıyoruz. Gazeteci Kadem amcanın Şadırvan Caddesi’ndeki gazete dükkanının biraz ilerisine, şirin bir dükkan açtı. Kendi yaptığı bibloları sergileyip satmak için.
Yaptığım sigaralığı paketleyip dükkanına gittim. Ahmet ağabey çok ilgilendi. Paketi açtı. Biblomu beğendi. Vitrini aralayıp yer açtı. Benim biblomu vitrinine koydu.
‘’Satılınca parasını veririm. Sen yenilerini yapmaya başla şimdiden. Başka ürünlerin varsa, onları da getir’’ dedi.
Ahmet ağabey sözünü bitirmeden, dükkana genç bir hanım girdi. İkimizin de şaşkın bakışları arasında benim biblomu beğendiğini ve görmek istediğini söyledi. Beş dakika önce vitrine koyduğu biblom, beğenilip satıldı. Ahmet ağabey, müşterinin ödediği paradan çok az bir kısmını alıp, kalanını bana verdi. Bu benim ilk satılan ürünüm ve ilk kazancımdı.
Bu gün ayancuk.com sitesine girdiğimde gözüme ilişen vefat ilanlarını okurken, Ahmet Karasu’nun, yani Biblocu Ahmet ağabey’nin vefat ettiğini öğrendim. Yüreğime bir hançer saplandı.
Ahmet ağabey, mekanın cennet olsun. Allah rahmet eylesin. Ailesine ve tüm sevdiklerine, Ayancık’lılara sabır diliyorum.
Turan Gökmenoğlu
Kadıköy, 08.01.2010